Hicran Perşembe, Şub 19 2009 

Sana diyor huzur vaat ediyorum. Din

Ruhunuzda hicran yarası açmaya geldim. Ben

Akla karayı seçebilir misiniz ?

En baştan başlayalım. M.Ö. 18.000: Benim tahminim, karıncaların o nemli koridorlarda mantar yetiştirdiğini elindeki çubukla karınca yuvalarını eşeleyen biri fark etti. Bu farkındalık zamanla tarımı ortaya çıkardı. Böylece bu fark etmenin diğer fark etmelerden farkını da açıkladığımı fark ettim. Asıl espri Nil’in taşmasıydı. Böylece tarla sulanıyordu. Böylece bol ürün alınıyor. Böylece daha zengin olunuyor. Böylece diğer kabileler köleleştiriliyor. Böylece mülkiyet doğuyor. Böylece anaerkil düzen bitiyor. Böylece ortak sulama kanalları gibi daha büyük projeler hayata geçiriliyor. Böylece kedi evcilleştiriliyor. Böylece Mısır medeniyeti kuruluyordu.

Büyük İskender de Küçük İskender gibi eşcinsel miymiş bilemeyeceğim kütüphaneleri yakacak kadar manyakmış. Gel gelelim böylece Yunan-Makedon medeniyeti dışında Kitap-Kaynak bırakmamış oldular. Böylece biz hala Yunan Mitolojisinin hayranıyız. Böylece Orta doğu’da başlayan kitabı ve dolayısıyla bilgiyi kutsallaştırma hareketi hala sürüyor. Bu kötü bir şey midir ? Hayır. Ancak Hristiyanların ve Müslümanların da Eski İskenderiye Kütüphanesi’ni yaktığını unutmamak gerekir.

İşte bu esnada Sokrat ortaya çıkıp, “kardeşim bizdeki bu ayrılıkların temeli çok fazla tanrımızın olmasıdır” dedi. Böylece Sokrat’ın tek tanrıcı görüşü kapsamında bir gelişme oldu. Bu gelişme Firavun’un kardeşinin bir icraatından kaynaklandı. Köleleri birleştirerek bir güç elde etmeyi Marx’tan önce o akıl etmişti. Ancak onun sistematiği daha akıllıcaydı. Köleler değişik değişik yerlerden geliyorlardı. Onları birleştirecek şey tek tanrılı bir inançtı. Böylece doğmuş olan Museviliği Tarsus konsülü işlemeye başladı. O sırada M.Ö. 500 yıllarında doğuda Buda vardı. Ondan da biraz aldılar ve Hristiyanlığı kurdular.

Tek tanrılı inançlar ve Kutsal kitaplar böylece doğdu. Sonraları yağmacı bir arabın dini de Rüzgar Gibi Geçecekti.

Hicran diyor Tdk:

Güncel Türkçe Sözlük: 1. Bir yerden veya bir kimseden ayrılma. 2. Ayrılığın verdiği büyük üzüntü, keder.

Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü : İltihap

Reklamlar

Türkiye K.Irak’ı mı tartışıyor ? Çarşamba, May 30 2007 

Bu aralar herkes bu konuda konuşuyor. Büyük bir harekattan bahsediliyor. Bence burada olgunlaştırılmaya çalışılan düşünce bu değildir.

Bence Türkiye K Irağa girmeyi felan tartışmıyor. Türkiye gayet de
parçalanmış bir Irak’a Kerkük’ü bırakıp bırakmamayı tartışıyor. Misaki
milliyi tartışıyor. Dış işleri bakanının dediği gibi biz refarandumla o
toprakları Irak’a bıraktık, ya Irak biterse ???? Bakınız bu Atatürkçülük
coşkusunun altında Akp’nin iflas etmiş politikaları yatıyor. En başta
da “Kürt sorunu” muhabbeti. Akp o lafla kendini bitirdi.

Özüne gelirsek bu ülkedeki en önemli mesele ekonomidir.

Elimizde yıllar önce kurulmuş bir boru
hattı, İskenderun’da rafineriler ve dünyaya paşalar gibi petrol
satılabildiğimiz bir yumurtalığımız var. Tek eksik büyük bir petrol yatağıdır.

Bence
pkk’ya saldırmayı felan değil Kerkük referandumunu tarışıyoruz. Zira Pkk’ya zaten saldırıyoruz. Bu yıl olacak
olan en önemli şey o referandumdur. Türkiye’deki seçimlerin önemi de bundandır. Ne olur
yani bizim için ? Ne değişecek ? İşte seçimlerle iktidara gelecek olanlar buna karar vereccektir.

Bugün milliyet gazetesindeki bir haberde AB brökratlarının K.Irak’a girilmesi durumunda AB üyeliğinin hayal olduğu söyleniyor. Peki AB’yi halk gerçekten istiyor mu ?

Bizler millet olarak hep savaşları, ölümleri, fakirliği paylaşmışız. AB bize ne verebilir ? Yılda bir kaç milyar dolar bize ilaç gibi gelir. İran’ı yaşatan şey petrolüdür. Petrolü olan bir Türkiye ?!?

İşte herkes bundan korkuyor. İşte herkes bunu tartışıyor. Kekük ne olacak ? Biz aslında bunu tartışıyoruz.

Osmanlı ve Din Cumartesi, Eki 21 2006 

Osmanlıda herşeyden önce fahişe yoktu, ibne de yoktu. Bunların hepsi kafir Mustafa Kemal’in uydurmalarıdır. Osmanlı’da gemiler karadan giderdi. Herkes öylesine mesur macunu yerdi. Herkesin dedesi Ak Tolgalı Beylerbeyiydi. Hiç açlık, sefalet, zulum yoktu. Fahişelik edecek kadın da yoktu. Çünkü hepsini yemişlerdi!

Zamanla kafirler her yeri sardı, matbaayı getirdiler. Gevur icatlarına pek meraklı idiler. Araba dediler, çamaşır makinası, bilgisayar. Ey kafirler Osmanlı size ne etti ha! Koskoca halife dua edin size acıdı da yerle bir etmedi dünyayı.

Allah yeryüzünü Muhammed’in yüzü suyu hürmetine yarattıysa. O Allah onun Allah’ıdır.

Vahdettin Cumartesi, Haz 17 2006 

Öncelikle Türkiye’nin hükümdarı halkıdır. Öyle pazarda egemenlik dağıtmıyorlar. Türk halkından egemenliği kimse alamaz. Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım. Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım. İsteyenin yırtılacak yerleri gene de yırtılır. Varsa yeryüzünde gökyüzünde böyle bir güç, gelsin alsın. Biz mi tutuyoruz ? Vahdettin haindir, soysuzdur. Hain’e hain değildir diyen bir bunak, kendi hainliğini örtmeye çalışmaktadır. Bazı Osmanlıyı bilmeyenler var. Cehaletlerinden; kılıç kalkanla ülke fethedilir, sanırlar. O insanların bağları, olsa olsa yağma kültürünedir. Vahdettin elbetteki soysuz ve haindir. Çünkü onun bağı kendinedir. Atatürk’ün bağı halkınadır, Anatürk’tür o Atatürk’tür. Bu öyle bir bağdır ki bilmeyenler anlayamazlar. Bakarlar yeryüzüne böyle bir aşk göremezler. Bu cahil ve yoz milleti, bir karganın yavrusunu sahiplendiği gibi sahiplenmiştir. Kendi hayatına, oğluna, aşkına, ailesine hiçbir şeye acımamıştır. Yeryüzünde böyle bir feragat yoktur. Bunu gösterecek, ardından Cumhuriyet kuracak bir insan daha olmamıştır olamaz da. Bazı iyilikler o kadar büyüktür ki, karşılığı ancak nankörlükle ödenebilir. Atatürk’ü, kendisine halife diyen bir soysuzla kıyaslayanlar, kendilerini de ancak solucanlarlarla kıyaslamalıdır. Benim için Ecevit çoktan bitmişti. Bırakması gerektiğinde bırakmadığı koltuk, yani `koltuk sevdası`, ülkeye onlarca milyar dolara mal olmuştur. Bunak olmasa ne bu dinci soytarılar iktidar olurdu ne de ekonomik kriz olurdu. O kadar büyük bir eşekliktir ki yaptığı, ülkeyi yönetenlerin böyle bir eşeklik yapmaya hakkı yoktur. Olamaz. Aslında bu o kadar büyük bir yanlıştır ki, `gaflet`tir, `dalalet`tir, hatta üstü örtülü `ihanet`tir. Kendi ihanetinin farkına varmış olacak ki; Vahdettin’i hainlikten kurtararak, hainlere af diliyor. En son getirdiği affı da kimse istememişti. Ben affetmiyorum. Ne seni Ecevit ne de Vahdettini. Bu da eski düşmanları, yeni bunağın ipine tutunan `dinci parti taraftarları`na. Derileri kösele gibi olanlara ki, yüzlerinin kızardığı görünmesin. “`Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir`, adeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. .. Atatürk-1926 Andrew Mango, Atatürk Syf.447 ” Vahdettin; Atatürk’ün aziz hatırasına saldırmak için affı istenen, soysuz bir haindir.

Kaygusuz Abdal (adamım) Cumartesi, Haz 17 2006 

Kaygusuz Abdal’dan Ademi balçiktan yogurdun yaptin, Yapip da neylersin, bundan sana ne Halk ettin insani saldin cihana Salip da neylersin bundan sana ne Bakkal misin teraziyi neylersin Isin gücün yoktur gönül eglersin Kulun günahini tartip neylersin Geçiver suçundan bundan sana ne Katran kazanini döküver gitsin Mümin olan kullar didara yetsin Emreyle yilana tamuyu yutsun Söndür su atesi bundan sana ne Sefil düstüm bu alemde naçarim Kildan köprü yaratmissin geçerim Sol köprüden geçemezsem uçarim Geçir kullarini bundan sana ne Kaygusuz Abdal der cennet yarattin Cehenneme nice kullari attin Nicesin ates-i ask ile yaktin Yakip da neylersin bundan sana ne

30 Ağustos Zafer bayramı Cuma, Haz 16 2006 

ARTIK “resmi tarih”in dayattığı “30 Ağustos Zafer Bayramı”nı aşmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Statükoculara sormak gerek: 30 Ağustos’u küresel dünyada Türkiye’den başka “resmi tatil” günü ilan edip “zafer bayramı” olarak kutlayan başka bir devlet var mıdır? 30 Ağustos nedir ki? Hani 4 Temmuz olsa neyse. Amerika’nın bağımsızlığını 50 küsur federal devlet kutluyor. Türkiye’de de bir federasyon olsa belki küresel bir anlam taşıyabilir ama bu haliyle asla! Sonuçta Türklerin bayramını Türklerden başka kutlayan olmuyor. Üstelik kutlama törenlerinde “militarist” bir görüntü sergileniyor ve bu görüntü küresel dünyanın barışçı havasına hiç ama hiç yakışmıyor. Bakın, Amerika’ya; Irak’ta askerlerini yan yana dizip 4 Temmuz’u kutluyor mu? Amerika bile küresel dünyanın barışçı havasını korumaya özen gösteriyor, Türkiye ise 30 Ağustos bahanesi ile askerlerini caddelerde uygun adım dolaştırıyor. Olacak iş değil. Bunlar Türklere ait alışkanlıklar. Fakat neyse ki Türkiyeliler yetişiyor ve yakında bu sorunlar aşılacak. Bu arada “resmi tarih”in dayatmaları dışındaki tarihi gerçeklere değinmenin ve “büyük zafer”in ne olduğunun sorgulanmasının zamanı da geldi. 30 Ağustos’un aslı astarı şudur: Temmuz 1922’de Sultan Vahdettin Han Hazretleri, Arabistan’da bulunan İngiliz General Townshend ‘i Konya’ya davet etmiş ve Mevlana Hazretleri’nin manevi huzurunda Mustafa Kemal Paşa ile görüşmesini sağlamıştır. Bu görüşmede iki komutan Afyonkarahisar civarında müşterek bir askeri tatbikat yapılmasına karar vermiştir. Fakat, daha sonra İngiliz general, Londra’dan gelen bir talimat üzerine Hindistan’daki tatbikata katılmak durumunda kalmış ve yerine Yunan Generali Trikopis geçmiştir. 26 Ağustos’ta başlayacak tatbikata birkaç gün kala “Mavi Kuvvetler”in başına geçen Trikopis, hazırlık yapma fırsatı bulamamış ve üstelik Vahdettin Han, İstanbul’daki İngiliz General Harington ‘u sarayına davet etmiş ve bazı taktik belgeler hakkında bilgi edinmiş ve bunları Fevzi Çakmak aracılığıyla Mustafa Kemal’e göndererek “Kırmızı Kuvvetler”in daha tatbikat başlamadan üstün duruma geçmesini sağlamıştır. Mustafa Kemal’in tatbikattan önce Kocatepe’de uçurumun kenarında çekilmiş fotoğrafına dikkatle bakıldığında, ceketinin sol cebinde Vahdettin Han’ın gizlice gönderdiği belgeler görülmektedir. Şu 30 Ağustos’u falan aşalım artık! Deniz Som Cumhuriyet 30.8.2005

Geometri bilmeyen giremez Cuma, Haz 16 2006 

platon diye bilinse de, sokrat zamanından beri akademiye astıkları yazıdır. bugünkü uygarlığımız antik yunan’ın kalıntıları üstüne kurulmuştur. eğer geçmişle kıyaslanırsa ancak bir bebek olabileceği de rahatlıkla görülür. o devirden günümüze geometri’nin nasıl bir öneme sahip olacağını görmüş olmaları, geçmişin filozoflarını daha da büyük yapmaktadır. öklit (`eukleides`) sokratın öğrencilerindendir. pisagor da iyidir. (artık eskisi gibi sabırla ve uzun uzadıya yazamıyorum.) anlatmak istediğim şu; geometri herşeydir. öklitin 5 temel postülatından 5.’sini; yani “paraleller sonsuza dek kesişmezler”i değiştirerek yeni bir geometri geliştiren biri vardı. adını hatırlayamadım (bi zahmet). einstein bu amcamın teorisinin üstüne genel rölativiteyi kuruyor. mesela şimdilerde de `hawking` diye biri var, bu adamın ne dediğini merak edip teorisini okumaya kalkanınız olursa, boşa kasmasın. uzay geometrisi diye bişeyin üstüne kuruluyor. yani sadece anlamak için bile birkaç yıl eğitim almamız gerekiyormuş. matematik soyut bir şeydir. böyle kımıl kımıldır. akıllı biri n’inci dereceden integrallere ne biliyim matrikslere bayılır. ama daha akıllı biri geometriyle ilgilenecektir. çünkü geometri somuttur. bana kalsa yök’ün yapısını değiştirirken bunu da eklemelerini isterim. üniversiteye gidiyorum diyip de geometri bilmeyen adam ? bana sözel felan demeyin, yazı yazmak için edebiyat okuyacak değiliz. evreni anlamak için de geometri bilmek gerekir. evreni anlama gayesi olmayanları da salonumdaki dieffenbachımın yanına koyabilirim. (dieffenbachi sanırsam bu çiçeğe ismini veren adamın adı/soyadıdır) evrenin anlaşılabilmesi 16 ve 17. yüzyıllar içinde şekillenmeğe başladı. kopernik dünyanın güneş etrafında döndüğünü göstermişti. galile de kordinat sisteminde ve söylediği “fizik yasaları evrenin heryerinde aynıdır” ile olayı kopardı. şu an evren genişliyor ve belki de bir saniye önce benim mouseumun boyu beş santim uzadı ? ama bu arada ben de uzadım ve bu arada cetvelde uzadı ! doğrusu, artık geometri de sabit bişe değil. aslında öklitçi geometriyi bilsek yeter. öklitçi olmayan geometrilerde bir üçgenin iç açılarının toplamı 180 derece değildir. öklitçi olmayan geometride, bir üçgenin iç açılarının toplamını 180’e çıkardığınızda, farkın üçgenin alanıyla orantılı olduğunu bulursunuz. yani ötklitçi geometride bir üçgenin alanını, açılar ve uzunluklar cinsinden yazmanız gerekir. mesela öklitçi olmayan lobachevski geometrisinde bir üçgenin alanını, lambert’in basit bir formülü sayesinde hesaplanır. peki lambert formülünü nasıl olup da öklitçi olmayan geometrinin doğuşundan önce bulmuş ? bakın bunu ben de bilmiyorum ? bakın geometri böyle bişi. şaka maka geometri herşeydir.

Safsata Cuma, Haz 16 2006 

İnsanlık tarihinde Kopernik, Galileo ve Darwin gibi öncülerin önemini biliyoruz. Bu tür kişiler gelecekte de çıkacaktır, elbet. Onları çalışmalarında engellemek, tuttukları ışığı söndürmek, yaşam ortamımızı çoraklaştırmakla kalmaz, bizi yeni bîr karanlık çağa sokar; tıpkı, parlak Antik Çağ’ı bildiğimiz Karanlık Çağ’ın boğması gibi. Yeni gerçeklerin ortaya çıkması pek çok kimsenin, özellikle iktidar sahiplerinin rahatını kaçırır, dahası tepkisine yol açar. Öyle de olsa, sürüp gelen bağnazlığın militan fanatizmi karşısında en büyük umut dayanağımız bilgelikle birleşen bilgidir. Bilgi edinmede, bilimsel yöntem dışında izlenecek başka bir yol yoktur; bilimin erişemediği bir şeyi bildiğimiz savı bir safsata olmaktan ileri geçmez. `Bertrand Russell`