HIRSIZ-POLIS-ENGEREKON Perşembe, Şub 19 2009 

Mahallenin Sağlık Ocağına Karakoldan getirilen şüphelinin bileğinde damgası vardı. İlk bakışta göremeyen doktor darp-cebir izlerini yazarken şüphelinin elini çevirdi ve gördü. Doktor’un gördüğünü gören Polis memuru bozuldu biraz ama bir şey de diyemedi. Öylece raporu alıp gittiler. Yazık dedi doktor arkalarından. Genç hırsıza üzüldü başına gelebilecekleri düşünmüştü, yazık demişti. Gençti ve neler olabileceğini bilmiyordu hırsız. Ancak doktor çok adli muayene otopsi yapmış. Tecavüze uğrayanından, şişlenenine kadar tüm suçluların en büyük ortak noktaları cehaletleriydi. Bilmiyordu bilemiyordular başlarına ne gelebileceğini.

Şimdi diye içinden geçirdi doktor, hastanın dosyasına bakarken. Şimdi… Üniversite hastanesinde stajını yaparken daha ötesi yoktu. Hastayı sevk edilebilecek başka üst bir yer yoktu. Doktorlar da dosyayı kapatamıyordu bazen. Bazen işte girip çıkıyordu hastalar hastaneye, ölmüyordular da bir yerde. Dosyalar…

Şimdi dosyalar vardı işte polisin elinde. Açık dosyalar. Birikmiş. Hafiyeliği sevse de sevmese de en çok savcılar yapardı bu ülkede. Ellerinde birikirdi dosyalar.

Şimdi dosyalar vardı savcıların elinde, açık, birikmiş.

Bu çok bildik mahalle polisi taktiğiydi,

Kapatmak için dosyaları,

Yıkmak!

Bir hırsız yakalandığında en az 4 hırsızlığı daha itiraf* ederdi. Zira suçu değişmezdi zaten. Onu da sen yaptın derlerdi.

Şimdi engerekon savcıları da böyle. Birini tutunca üstüne yıkıyorlar. Yıkıyorlar eski dosyaları. Doğru ya da yanlış kapatıyorlar dosyaları.

Sisifos Cumartesi, Kas 11 2006 

Sisifos aslında bir kraldır ama tanrıları kızdırınca korkunç bir cezaya çarptırılır. Bir kayayı bir dağın üzerine çıkarmaya çalışacaktır ama kaya her seferinde aşağı yuvarlanacaktır. Sonsuz döngüsüyle bu ceza hiç bitmeyecektir. Aslında bu ceza eskiden beri o kadar çok şeye benzetilmiştir ki saymakla bitmez. Ancak burada Sisifos Söyleni’nden bahsetmeden geçemeyiz. Albert Camus bu kitabına şöyle başlamıştır. Aslında felsefede tek bir soru vardır, o da intihar. Yani Camus Sisifos’un bu beyhude gayretini yaşama benzetmiştir. Burada Sisifos’un sürekli bu cezayı çekerek yaşamasını ölüme direnç göstermek olarak algılar.

Sisifos gerçekten de ünlü bir masal kahramanıdır. Onun hakkında sonradan çıktığı düşünülen birçok hikaye de vardır. En son Constantine adlı bir Hollywood filminde onun ölüm tanrısını kandırmasına benzer bir hikaye vardı. Yani bazılarının dediği gibi bunlar ölümsüz karakterlerdir.

Sisifos’un insanın içini yakan bu cezası, gerçekten de bilinçli bir yaşamın en acıklı betimlemesidir.

Camus gibi varoluşçulardan olan Sartre, insanın akıl sahibi olmasının herşeyin temelindeki şey oldugunu söyler. Dinlerden felsefeye, bilimden sanata bu ayrıcalık belki de doğadaki tek gizemli şeydir. Nobel ödüllü ateist fizikçi Steven Weinberg bir röportajında dinler ve fiziğe ilişkin bir soru için: Bunu kabul etmeliyim ki ortada bir gizem var. Bizler tabitatı anlamak için sorular soruyor ve cevaplar alıyoruz. Devamında da yeni sorular soruyoruz. “Gerçeği arıyoruz”. Bunların sonunda her şeyi açıklayan mükemmel fizik ilkelerine varmayı umut ediyoruz. Buna ulaştığımız zaman, gizem gene ortada olacaktır. “Çünkü bizler her zaman sorgulayacağız “, diyor. Yani doğadaki gizeme ilişkin temelindeki şey de gene kendi aklımız olarak karşımıza çıkıyor.

Aslında neresinden bakarsanız bakın bir aklınız varsa ve onu kullanıyorsanız, bu adeta bir lanettir. Sürekli olarak bir akla sahip olmanın sorumluluğu ile yaşarsınız. Bu akıl, yaşama ilişkin en temel soruyu Camus’un da dediği gibi muhakkak intiharı sorgular. Ondan kaçamazsınız, gayretlerinizin beyhudeliğini de yüzünüze vurur. Belki de o noktada hayatınıza bir anlam katmayı herşeyden çok istersiniz. Belki de Sisifos’un cezasını aslında bizlerin çektiğini fark edersiniz.

Kötü Adamlar + Kötülük üstüne Perşembe, Kas 9 2006 

Artık neredeyse her filmde ölmesini istediğiniz bir kötü adam var. Hatta sinema eleştirmenleri arasında bunlara ilişkin analizler yorumlar almış yürümüş. Şimdi Soruyorum,

  1. Bu adamlar neden kötü ?
  2. Bu adamlar gerçekten kötü mü ?
  3. Bu kötülüğün temelinde ne var ?
Şimdi bin yılların sohbet üstadı Kayıp Otoban (Lost Highway) filmine bakalım. Bu filme ilişkin bir istatistik vermek istiyorum. Dick Laurent is dead İfadesine Google‘dan ben baktığımda 566.000 sonuç buluyordu. Yani Dick Laurent çok ünlü bir kötü adam. Peki tüm suç Dick Laurent‘in mi? Bu adamın yaptığı porno filmleri alanlar suçlu değil mi ? Bu sektörde bir para varsa ve adam bundan para kazanıyorsa bu oyunu kurallarıyla oynamaktır. Bu adam kötü olamaz çünkü herkes gibi işini yapıyor doğal olarak da isteklerini gerçekleştiriyor.

Bence kötü olan bizleriz kötülük hepimizin içinde var. Bunlar ise sadece günah keçisi. O olmasa bir başkası bizlerden biri onun yaptığı işi yapacak. O zaman soruların cevapları;

  1. Bu adamlar aslında kötü felan değiller.
  2. Bu adamlar da aslında herkes gibi işinin ve isteklerinin peşinde.
  3. Kötülüğün temelinde insan var. O şu bu değil. O hepimizin içinde.

Bu işten böylece kurtulamayız. Kötü olan Dick Laurent değil!!

Masumiyeti kaybetmek Cumartesi, Haz 17 2006 

Neden İnsan, sadece çocukken masum görülür ? İnsan cinsel olgunluğuna doğru giderken neleri sırtlanır ? Kökeni dinlerden gelen ahlak, dinlerin kökenindeki binlerce yıllık insan topluluklarının bilgi, davranış ve birikimlerinin yoğrulmasıyla ile oluşur. Arkanıza yaslanın ve bir düşünün, bizi biz yapan süreçler ne kadar da çetrefilliydi. Geçmişe dayananan bir kültür her yerimizi nasıl da sarmış ? Bence her nesil geçmiş ve gelecek arasında sıkışmıştır. İnsan yaşayışına şekil verirken (ister bağnazlıkla, ister açık fikirlilikle) geçmişten alacağı çokça ders vardır. İnsan ihtiyaçlarının, arzularının, arayışlarının, korkularının, bulduklarının, inkar ettiklerinin, sevinçlerinin, dramlarının, yanlışlarının, doğrularının v.s. gelecek nesillere aktarılması ile medeni olmuştur. Ne aşkı biz keşfettik ne de uzayı. Bizi biz yapan şeyler sandığımızdan daha derindir. Binlerce yıldır süren ve hiç bitmeyecek bir inşaatın neresinde olduğumuzu dahi bilmiyorum. Gelin görün ki şunu çok net görüyorum; insan sürekli msumiyetinden bir şeyler kaybediyor. Bu yüzlerin ve kimliklerin olmadığı özgür internet platformu da bunun en güzel örneği. İnsan birey olma yolunda ilerlerken, doğruya doğru-yanlışa yanlış demekten kaçınıyor. İnsan inkar edilemez gerçekleri kendi dogmalarına tercih eder oluyor. İnsan ahlağını ve dürüstlüğünü sürekli kaybederek nereye varacaktır ? Hepimiz masum birer çocukken öğrendiklerimizi ilerde ispatlama gereği görüyoruz. Bu ispatlar genellikle akıl temelinde ve şüpheyle yapılmış araştırmalardan çok, bir tartışmada taraf olma açısından anlam kazanıyor. Hala liselerde “`münazara`lar” var mı bilmiyorum. Ne kadar da yanlış bir eğitim sistemimiz vardı. Hatırlarım, bize bir münazara konusu verilir ve tarafların inanmasalar bile bunu savunması istenirdi. İtiraf edeyim bu münazaralardan benim grubum galip, ben de hep birinci çıkmıştım. Hiç unutmam bir münazarada beni şunu savunmaya zorlamışlardı: kalkınma köyden başlamalıdır. Evet bunu da kazanmıştık. Ben Roma dönemindeki kıtlıklara dayanarak, şehirlerin zayıflıklarına saldırmıştım. Ne kadar da kolay düşmüştü şehirler. Medeniyetin beşikleri, “bir lise çocuğunun elinde birer kumdan kaleye dönüşürken” bu saçmalığı herkes alkışlıyordu. Artık, zaferler beni ilgilendirmiyor, artık sırf kazanmak için tartışmıyorum. Artık, gerçekten birilerini dinliyorum, dinlermiş gibi yaparak sıra beklemiyorum. Artık, çocukken yalanlara kaptırdığım masumiyetimi, geri almanın sevinciyle yaşıyorum. Bir yalanı sırf taraf olmak uğruna savunmuyorum. Masumiyetimi ahlağa değil bilgime, düşüncelerimi dogmaya değil tarihe, davranışlarımı geçmişe değil gelecekle senteze göre ayarlamaya çalışıyorum. Masumiyet bizim en değerli hazinemizdir, onu doğruluğuna inanmadığımız bir şey için harcayamayız. Yavaş yavaş eritip yok ettiğiz masumiyetimizi kaybettiğimizde, kendimizi de kaybetmiş olacağız.

Padişah’ın Koyunları Cumartesi, Haz 17 2006 

Vaktiyle zalim mi zalim bir padişah varmış. Fethettiği ülkelerden birindeki halk bu padişah’tan memnun değilmiş. Bu durum padişah’a çok dokunmuş ve herkesi öldürmeye karar vermiş. Buna da bir bahane aramış. Büyük alimleri yanına çağırmış “bana öyle bir bahane bulun ki bu ülkedeki herkesi öldürebileyim demiş”. Alimler düşünmüşler taşınmışlar padişah’ın yanına gelmişler. Alimler – Herkese tartısı belli bir koyun verile, bu koyuna bir yıl bakmaları istene, sonra da tartıyla geri alına. Padişah – Ee ? Alimler – Kimsenin aldığı koyunu aynı kiloda verme ihtimali yoktur. Padişah “tamam” demiş ve halka koyunlar dağıtılmış. Bir yıl sütünden, yününden istenildiği gibi faydalanılabileceği ama seneye tartıyla geri alınacağı söylenmiş. Tartıyı bozanların da cezalandırılacağı eklenmiş. Halk bunu büyük bir lütuf görüp padişah’larını sevmeye başlamışlar. Gel zaman git zaman bir yıl dolmuş. Padişah koyunları geri alırken gerçekten de, kiminin kilolu, kiminin zayıf olduğunu görmüş. Tüm halk akıbetlerinden habersiz bir yere toplanmış ki; bir koyun tamda eski tartısında çıkmış. Padişah hemen koyuna bakan kişiyi ve alimleri çağırmış. Alimler ve padişah hayretler içinde adamdan sırrını söylemesini istemişler. Adam sırrını söylemesi için padişah’tan tüm halkı serbest bırakmasını istemiş. Padişah halkı serbest bırakmış ve adam söylemiş. Koyunlar da insanlar gibi iki şey üstünedir. Biri ihtiyaçları, diğeri korkuları. Siz de bir insansınız ama herkesi nasıl yönetirsiniz ? Sınırı kadar ihtiyaçları ve bitmez korkuyla size bağlı kalırlar. Tamah edenleri !:tamah etmek! cezalandırmaz da ödüllendirirsiniz, onlar da diğer insanları ne doyurur ne de açlıktan öldürür. Halkı korkutur, doğruyu söyleyenleri öldürürsünüz. Siz bunun üstüne dünya kurmuşsunuz. Ben bu koyuna biraz ot verdim, sonra da kurt postunu gösterdim. Koyun korkusundan yediklerini hemen daha kaçarken çıkardı. Ne aç kaldı ne kilo aldı. Marifet mi ? Padişah – Sen alimlerimden çok bilirsin. Adam – Koyunları toplar da giderseniz halk beni öldürecektir. Padişah – Ne saçma bir laf ettin neden öldürsünler ? Adam – Siz koyunları toplayıp gidince bunun suçunu bende arayacaklardır. Neden tartım tam geldi diye bana kızacaklardır. Sizin niyetlerinizden habersizdirler. Koyunları gitti diye suçu bende bulacaklardır. Padişah alimlerine danışmış, koyunlarını toplayıp ülkeden ayrılmış. Halk hemen adamın etrafına toplanmış, adam da olanları anlatmış. Halk adamın söylediklerine inanmamış ve onu öldürmüş.

Maymundan mı geldik ? Cuma, Haz 16 2006 

afyon’dan çok uzakta, güzide bir şehirdir “maymun”. oradan gelenler de maymundan gelirler haliyle. bir de maymundan gelmeyenler vardır ki, onlar maymun’a uğramadan sağa dönerler. oradan afyon yoluna saparlar ama bu sapış allah muhafaza maymun’a uğramayalım derken adamı maymun eder. filhakika, insan maymundan gelmese, “maymun insanın burnundan getirirdi”. çünki, insan afyonu çektimi içine ne maymun kalır, ne afyon sapağı. ammavelakin bazıları `din bir afyondur `derlerdi de vaktiyle ben inanmazdım. sonra afyon sapağından maymuna uğramayanları görünce anladım. maymunla-insan aynı bokun iki farklı rengidir. bizatihi mayunla insanı ayıran 2 aminoasit, iki nükleikasittir. müşgülpesent bir bakteri bile bunları birbirinden zor ayırır. `aklı afyonlanmış maymun` göreniniz var mıdır ? bilmem, amma afyonu çektikçe insan maymunlaşır. bak bunu pek sık görür oldum. aslen bokun rengine karar vermek pek zor bir iştir. insan hep tonlarda takılır kalır. oysa bok, buram buram kokar, kendini anlatır. işte insan hem kör hem sağır olunca, burnundan da afyonu çekince, alamaz kokuyu. bunu iyi belle. burun da bir yerde iflas eder artık! bokun kokusunu alamayan afyonlu maymunlar, (afyon’lular alınmasın hepimiz maymunuz şu fani hayatta) afyonu içlerine çekmekten boku unuturlar. bu boktan muhabbeti burada noktalarken bokunuzun rengine karar vermeniz için sizi yalnız bırakıyorum. ama dikkat edin sağa sapıp afyona gidenler, hepsi bir maymun korkusuyla yaparlar. bu ne maymunmuş arkadaş ? dinleri bitirmiş. demekki, maymun deyip geçmemek lazımdır. o da insan gibidir bir yerde. filhakika ben size dememiş miydim ? insan maymundan gelmese, “maymun insanın burnundan getirirdi” diye. aslen afyon insana mutluluk nasıl da verir. amma velakin bu mutluluk; bir hayali mutluluktur. aslen maymun da insana bir huzursuzluk verir, işte bu da gerçeklerden gelir. kimileri arada afyona arada maymuna uğrarlar ki, onlar da kendilerini yollarda harab ederler. “bir hayalin peşinden gitmek” ne kadar kolay, “bir hayaletle savaşmak” ne kadar zor bir iş ise, afyonlu bir akla maymunu anlatmakta öyle zordur. afyon bağımlılık yapar. gün olur biri gelir “afyon istersünüz”, adam derki “muzumu öp”. gün gelir “afyon istersünüz”, adam derki “idrarımı iç”. işte afyon böyle bir lanettir kör olmayasıca, ben de çok severdim ama bıraktım artık. töbe töbe. maymundan gelmek de böyle bir şeydir işte. insan doğduğundan beri öğrendiklerini düzelte düzelte gitse, hayatı yaşayamaz. ne leyleklerle gelir dünyaya insan ne de azraille gider. aslen maymundan da gelmez insan; maymun ve insanın ortak atasından gelir. bir düşünür demiş ki; bilimin insanlara verdiklerinin yanında aldıkları da çoktur. önce dünyanın, evrenin merkezinde olmadığını söyledi, ardından da nüfus kütüğüne hayvanları da ekledi.

30 Ağustos Zafer bayramı Cuma, Haz 16 2006 

ARTIK “resmi tarih”in dayattığı “30 Ağustos Zafer Bayramı”nı aşmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Statükoculara sormak gerek: 30 Ağustos’u küresel dünyada Türkiye’den başka “resmi tatil” günü ilan edip “zafer bayramı” olarak kutlayan başka bir devlet var mıdır? 30 Ağustos nedir ki? Hani 4 Temmuz olsa neyse. Amerika’nın bağımsızlığını 50 küsur federal devlet kutluyor. Türkiye’de de bir federasyon olsa belki küresel bir anlam taşıyabilir ama bu haliyle asla! Sonuçta Türklerin bayramını Türklerden başka kutlayan olmuyor. Üstelik kutlama törenlerinde “militarist” bir görüntü sergileniyor ve bu görüntü küresel dünyanın barışçı havasına hiç ama hiç yakışmıyor. Bakın, Amerika’ya; Irak’ta askerlerini yan yana dizip 4 Temmuz’u kutluyor mu? Amerika bile küresel dünyanın barışçı havasını korumaya özen gösteriyor, Türkiye ise 30 Ağustos bahanesi ile askerlerini caddelerde uygun adım dolaştırıyor. Olacak iş değil. Bunlar Türklere ait alışkanlıklar. Fakat neyse ki Türkiyeliler yetişiyor ve yakında bu sorunlar aşılacak. Bu arada “resmi tarih”in dayatmaları dışındaki tarihi gerçeklere değinmenin ve “büyük zafer”in ne olduğunun sorgulanmasının zamanı da geldi. 30 Ağustos’un aslı astarı şudur: Temmuz 1922’de Sultan Vahdettin Han Hazretleri, Arabistan’da bulunan İngiliz General Townshend ‘i Konya’ya davet etmiş ve Mevlana Hazretleri’nin manevi huzurunda Mustafa Kemal Paşa ile görüşmesini sağlamıştır. Bu görüşmede iki komutan Afyonkarahisar civarında müşterek bir askeri tatbikat yapılmasına karar vermiştir. Fakat, daha sonra İngiliz general, Londra’dan gelen bir talimat üzerine Hindistan’daki tatbikata katılmak durumunda kalmış ve yerine Yunan Generali Trikopis geçmiştir. 26 Ağustos’ta başlayacak tatbikata birkaç gün kala “Mavi Kuvvetler”in başına geçen Trikopis, hazırlık yapma fırsatı bulamamış ve üstelik Vahdettin Han, İstanbul’daki İngiliz General Harington ‘u sarayına davet etmiş ve bazı taktik belgeler hakkında bilgi edinmiş ve bunları Fevzi Çakmak aracılığıyla Mustafa Kemal’e göndererek “Kırmızı Kuvvetler”in daha tatbikat başlamadan üstün duruma geçmesini sağlamıştır. Mustafa Kemal’in tatbikattan önce Kocatepe’de uçurumun kenarında çekilmiş fotoğrafına dikkatle bakıldığında, ceketinin sol cebinde Vahdettin Han’ın gizlice gönderdiği belgeler görülmektedir. Şu 30 Ağustos’u falan aşalım artık! Deniz Som Cumhuriyet 30.8.2005

Mütemadiyen magandalaşıyoruz. Cuma, Haz 16 2006 

yeni moda özgürlük anlayışımızla iyice su yüzüne çıkmış bir olgudur. aihm’nin türban hakkındaki son kararını bile özgürlüğe aykırı bulanların çıkması nedense hiç de şaşırtıcı değil. bu aralar özgürlüklerimiz; ramazan boyunca gecenin bir vakit dambur dumbur gürültü yapmak, (adana’da bir yerde yasaklamışlardı bu saçmalıgı ne güzel) günde beş kere karın ağrısı bir gürültü yapmak, (norveç’te yanılmıyorsam çan, ezan v.s. yasaklanmıştı. ateistler; “e bizde çıkıp bağıralım o zaman, tanrı yoktur diye” demişlerdi. iran’da bile ezan cami içinde okunuyor hey yavrum hey!) yeni moda hoperlörlü mevlütler (son ses zulüm!) herkesten vergi alıp imam yetiştirmek, cami açmak, kendi vergisiyle diyanetten hergün küfür yemek. (çok özgürüz çok! bir çok avrupa ülkesinde din vergisi var. isteyen veriyor ve hizmetini ona göre alıyor!) sivas, maraş derken topluca hareket edip milleti öldürmek. (eşsiz bir özgürlük bize has!) neyse liste uzar gider. görüldüğü gibi özgürlük anlayışımız, sürekli kendine geçiş üstünlüğü isteyen bir minibüs şöföründen öte değil. hani yolcu indirmeye gelince “durakta” diyip, yolcu almaya gelince “heryerde” duran minibüs şöförleri! bizim özgürlük anlayışımız bu! sadece bize özgürlük. başkalarının zaten öyle bir hakkı olduğunu bile düşünmüyoruz. bu bağlamda aynı mısır ve iran’daki aşırı dinci hareketlerin itici gücü kızlar, bizde de en ön saflarda. zira bekaretin saflıgın ve geleceğin temsilcileri onlar! bakın nasılda kendileri istiyor türbanı! işte bu feodal, ataerkil düzenin liberal, eşitlikçi, şehirleşmiş modern topluma direnişi! işte biz böyle magandalaşıyoruz. işte biz insanları modernleştireceğimize onlar bizim argümanlarımızı kendilerine yontuyorlar! ama ne komedi! bakın kadınlarımız istiyor ataerkilliği! bakın siz özgürlük düşmanısınız! ya de mi ? toplumda nasıl açmış meğer özgürlüklere! işte türbanı savununca özgürlükçü oluyoruz böyle ! bırak kimi kandırıyorsun ? magandalaşmış kitleler! içi boş kavramlar! ne özgürlüğü, adaleti, eşitliği bilmem nesi? iki kelam laf, biraz vicdan sömürüsü. yolumuz hep aynı …. mütemadiyen magandalaşıyoruz o kadar!

Mütemadiyen Magandalaşıyoruz Perşembe, Eki 27 2005 

sanki tapusunu başka yere kaptırdıgımız “mutemadiyen”in mecburi kullanım alanına giren durumlardır. başkaları muntazaman ibneleşe dursun, bence biz “mütemadiyen magandalaşıyoruz”.

geçenlerde bir arkadaşımın “pek bir türkü sever” kız arkadaşının diline doladıgı, bir şey*den bahsetmesi ile başlıyor maceramız. tabiri caizse, yüzyılların süzgeçinden geçip gelen türkülerle anlam ilişkisi kurulamayacak bir şey*di bu. saç baş yolma enstantanesinin, feodal bağırlardan kopup dizelere döküldüğü bir şey*di. bu şey* neydi ? türküye benzetilmeye çalışılan bir şey*! şekilsiz rahatsız edici bir şey*.

sonra düşününce; keşke derdimiz, sadece magandalaşmış “okumaz yazmaz” kitlelerle sınırlı olsaydı diyorum! klasik bir söz “üniversiteler şehirleri değiştirir” der! ilginçtir üniversiteleri kendine benzetmiş şehirlerde vardır! erzurum, konya gibi. işte bu örnekteki gibi şehirlere gelen insanların medenileşmesi en basitinden “pardon” demeyi öğrenmesi bile artık büyük bir ilerleme sayılır oldu. çünkü bizler mütemadiyen magandalaşıyoruz.

ney bizden ya da neyi bizden saymalıyız ? bu kesinlikle karışmış durumda! zira gelir adaletsizliğinin yönetilemez duruma getirdiği bir ülkede, yıllarca popülizmi politika zannetmiş şapka*ların iktidarına maruz kalmışız. yıllarca lider peşinde koşmuş kitlelerin demokrasilerde, kişilerdense kurumların önemli oldugunu anlamasını bekliyoruz. artık saflar karışmış gibi duruyor! ermeni konferası konusunda olsun, insan hakları mahkemesinin türban kararı konusunda olsun, kendilerine çıkardıkları kanunların anayası mahkemesinden dönmesi konusunda olsun, daha bir çok konuda olsun yargıya hücum edenler; siyasi baskıyla aldırdıkları bir rektörün tutuklanma kararı*nda, birden adaletin bekçisi kesildiler. bunu şunun için söylüyorum; bu insanlar “sadece duraklarda yolcu indiren” ancak yolda her gördüğü yolcuyu alan minibüs şöförleri kadar dürüstler ve/veya adiller. kesinlikle onlardan daha fazla değil.

bir yavru kediyi alıp beslerseniz size bağlanacaktır! sadece ramazanlarda bedava yemek dağıtarak nasıl bir şeye çözüm olunabilir ? palyatif diye bir söz duymuştum, sanki bu durumu açıklamak için türetilmiş. sadece siyasi çıkar amaçlı oldugu aşikar olan bu durumdan ve dini duyguları suistimal ederek yaşayan bir partiden, belki de fazlasını beklemek yanlış olur. doktorlara mecburi hizmeti çıkartıp seçimlere doğru doğuya yalandan doktor gönderek, sağlık konusunda ne gibi bir sonuç alınabilir ? doktorlar, tetkiksiz, yardımcı personelsiz, malzemesiz çoğu zaman ilaçsız ne yapabilir ? alt yapısı hazırlanmamış bir icraattan ne çıkar ? bu nasıl bir yalan! çoğusu ile aynı dili bile konuşamadıgı insanlara, ekmek fırını bile olmayan bir yerde, ahırdan bozma bir lojmanda yaşayarak ne verebilir ? bunlar bana küçük esnaf oyunlarını hatırlatıyor! hani altına astar atmadan yapılan ve ilk yağmurda akan boyalar gibi. hani 100’lük pvc boruyla yapılası gereken atık su tesisatını, 50’lik boru koyarak birkaç yıl sonra tüm apartmanda tamiratlara neden olan işler gibi.

artık işlerimiz iyice göz boyar tarzda. geçici. kritersiz. yapılmış gibi duran. artık şekilciliğin dibine vurarak, beyaz çorap takıntısı ile kotarabileceğimiz bir magandalık hadisesini aştık. artık en çok tutan rock albümler bile arabesk ötesi olmuş. bu topraklarda ayrık otları hasat ediliyor. mütemadiyen toplumca bir dua ve bir kap yemeğe geleceğimizi satıyoruz. artık atatürk’ün nutukları kitaplardan çıkarılıyor. hiç olmadıgımız bir şey olmaya zorlanıyoruz zira geçmişimiz ile ilişkilerimiz kulaktan dolma. çay-sigara-okey üçgeninden ileriye bir adım çıkmıyor!

git gide bizler de magandalaşıyoruz. geçmişin tortusundan günümüze dayatılan ve kadını aşağılayan hükümlerden bahsedilirse, bugünün çarpıklıkları ile onları savunmaya çalışıyoruz. adeta feodal kültüre geridönüşe çalışılıyor. tozlu raflardan dökülmeye başlayan yalan ve hurafe içimizi kemiriyor. çocuklarımız için hiç bilmediğimiz bir şeyi düşlüyoruz. bu hülyayının gerçekle bağları kopmuş. adeta bin yıllık mezarlar açılmış.

babalarının mantarlı ayak kokularını bize otlu peynir diye yutturanların hükümranlıgındayız. yetmişlerin komunizm hayallerini bıraktık artık, daha gerilere yönlendiriliyoruz. bir balıgın yaşadıgı yerin deniz oldugunu bilmemesi gibi elimizdekini anlamıyor, olmayacak işlere bulaşıyoruz. tıpkı sürekli iş kurup batıranlar gibiyiz. bazen duruluyoruz fırsat kolluyor, punduna getiriyoruz. derdimiz, sadece üleşme üstüne kurulmuş bir düzen kurabilmek. mevcutta ne varsa atmak, satmak yok etmek. ne getiriyoruz ?

bence biz mütemadiyen magandalaşıyoruz. öyle içten ve öyle topluca oluyor ki; kanıksamaktan bir hal olmuşuz. gevur memleketlerinde gürültüye hemen polis çağrılırken, bizde herkes duymazlıktan geliyor. adeta yarın yapacağımız gürültüler için susuyoruz. sokak köpeklerinin bu saçmalıga karşı koydukları tepki bile karakterlerimizi zorlar nitelikte. zira onlar da çok şeyi kanıksamış ama “bu kadar da olmaz” der gibi havlıyorlar! televizyonun sesini açıp bilmem ne saçmalığında sayılı günlerimizi geçiriyoruz. ne de olsa biz şanslıyız! çünkü elimizdekileri yavaş yavaş kaybederken farkında değiliz. nasıl bir ortamda yaşayacakları belli olmayan çocuklarımıza, dedelerimizden emanet aldıgımız bu yerde; şu ankinden daha iyi bir şey bırakmak gibi bir gayretimiz yok! daha çok hülyalarımızı bırakacağız!

bizler sinsice magandalaştırılmışlar olarak, neyin neresindeyiz ki ? elbet onlar da herşeyi kulaktan dolma öğrenecekler. yazının pek ugramadıgı afrika’nın iç ülkelerindeki insanlar gibi onların da tek sermayeleri “yalandan kahramanlık hikayeleri” olacaktır. ve bu ömürlerini tamamlamaya yetecektir.

Adem ile Havva Cuma, Eyl 2 2005 

bilim adına fetva veren denyoların türemesine sebep olmuş, mitolojik sevgililer. mitokondrial dna’ların dişiden geçemesine binayen, kendi hurafelerini bilimle cilalayanları doğurmuşlardır. inkar edilemez boyuta ulaşmış temel postülatlarıyla-evrimle pazarlık yaparak “şurası olur” “şurası olmaz”a getiren hacı-hoca yalakalarının saçmalamasına tanıklık etmişlerdir.

saçmalığın ana babasıdırlar.

çocuklarının ensest ilişkisi ile tüm insanlığı oluşturduklarına inanılır. bu rahatsız edici derecede sapıkça bir yaklaşımdır.

tüm insanlığın kendi sapık düşüncelerine göre sapık bir biçimde oluştuğunu iddia edenlerin kahramanları.