Hicran Perşembe, Şub 19 2009 

Sana diyor huzur vaat ediyorum. Din

Ruhunuzda hicran yarası açmaya geldim. Ben

Akla karayı seçebilir misiniz ?

En baştan başlayalım. M.Ö. 18.000: Benim tahminim, karıncaların o nemli koridorlarda mantar yetiştirdiğini elindeki çubukla karınca yuvalarını eşeleyen biri fark etti. Bu farkındalık zamanla tarımı ortaya çıkardı. Böylece bu fark etmenin diğer fark etmelerden farkını da açıkladığımı fark ettim. Asıl espri Nil’in taşmasıydı. Böylece tarla sulanıyordu. Böylece bol ürün alınıyor. Böylece daha zengin olunuyor. Böylece diğer kabileler köleleştiriliyor. Böylece mülkiyet doğuyor. Böylece anaerkil düzen bitiyor. Böylece ortak sulama kanalları gibi daha büyük projeler hayata geçiriliyor. Böylece kedi evcilleştiriliyor. Böylece Mısır medeniyeti kuruluyordu.

Büyük İskender de Küçük İskender gibi eşcinsel miymiş bilemeyeceğim kütüphaneleri yakacak kadar manyakmış. Gel gelelim böylece Yunan-Makedon medeniyeti dışında Kitap-Kaynak bırakmamış oldular. Böylece biz hala Yunan Mitolojisinin hayranıyız. Böylece Orta doğu’da başlayan kitabı ve dolayısıyla bilgiyi kutsallaştırma hareketi hala sürüyor. Bu kötü bir şey midir ? Hayır. Ancak Hristiyanların ve Müslümanların da Eski İskenderiye Kütüphanesi’ni yaktığını unutmamak gerekir.

İşte bu esnada Sokrat ortaya çıkıp, “kardeşim bizdeki bu ayrılıkların temeli çok fazla tanrımızın olmasıdır” dedi. Böylece Sokrat’ın tek tanrıcı görüşü kapsamında bir gelişme oldu. Bu gelişme Firavun’un kardeşinin bir icraatından kaynaklandı. Köleleri birleştirerek bir güç elde etmeyi Marx’tan önce o akıl etmişti. Ancak onun sistematiği daha akıllıcaydı. Köleler değişik değişik yerlerden geliyorlardı. Onları birleştirecek şey tek tanrılı bir inançtı. Böylece doğmuş olan Museviliği Tarsus konsülü işlemeye başladı. O sırada M.Ö. 500 yıllarında doğuda Buda vardı. Ondan da biraz aldılar ve Hristiyanlığı kurdular.

Tek tanrılı inançlar ve Kutsal kitaplar böylece doğdu. Sonraları yağmacı bir arabın dini de Rüzgar Gibi Geçecekti.

Hicran diyor Tdk:

Güncel Türkçe Sözlük: 1. Bir yerden veya bir kimseden ayrılma. 2. Ayrılığın verdiği büyük üzüntü, keder.

Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü : İltihap

Reklamlar

Yaşam ? Salı, Nis 3 2007 

Madem Yaşamın anlamı yoktur o zaman yaşamı yadsıyalım mı ?

Burada bence bir önemli noktada şudur, yaşam yaşanarak öğrenilen bir süreçtir. İntihar eden insanların yaşlarına bakınız ? İnsanlar zamanla yaşama alışırlar. O yüzden ölümden sonra bile bir tür yaşamda olacaklarını düşünmek isterler.

Sisifos Söyleni’ni kendim tekrar çeviriyorum, bu yıl biter :). Zira elimdeki çeviri berbat. Orjinali fransızca ancak ingilizcesi hem fransızcasından hem de türçesinden daha anlaşılır. Yani vereceğim örnekler elinizdeki kitaplarla bağdaşmayabilir, ama dikkat ederseniz onların anlaşılır bir hale getirilmiş halleri olduğunu görürsünüz.

Karl Jaspers,
——-alıntı——–
Bu sınırlama beni kendime getiriyor. Buna rağmen belirlemekte olduğum nesnel bir görüş açısının ardına çekileceğim. Burada kendi yaşamım da başkasının yaşamı da artık benim için nesne olmaktan çıkıyor.
——-alıntı——–
diyor ve devam edemiyor.

Yaşamdan bahsediyoruz ve bu konuyu düşünürken (yukardaki iletilerdeki arkadaşların serzenişlerinde de belirttikleri gibi) bizler artık bu noktada konunun nesnesi değil öznesi oluyoruz. Bu durum işin ciddiyetini artırıyor. En alaycılarından Nietzsche’nin de hocası olan Schopenhauer gibileri bile yaşamada anlam yoktur demiş ama konuyu yaşamı yadsımaya kadar götürmemişlerdir.

YAŞAMIN ANLAMI Salı, Nis 3 2007 

Yaşamda anlam arayan tek canlı türü, yalnız insanlardır! Bunu söylemek bu kadar kolayken intihar eden balinaları ya da yunusları açıklamaktan hala uzak olduğumuzu ben söyleyeyim. Bazı belgesellerde yavrusunu öldürdüğü için aslanlara saldıran ceylanları gördüğümü de ifade edeyim. Varoluşçu felsefe gerçekten de yaşamın anlamı olarak, kişinin ona kattığı anlamı görür.

Yaşamın nasıl ortaya çıktığı konusunda bilinen bir kesinlik yoktur. Muhtemelen Fizik yasaları gereği bir araya gelen bazı atom ve moleküller, canlı dediğimiz kavramı oluşturacak bir negentropik hareketi başlattılar. Evrendeki entropi Bigbang’ten birkaç milyar yıl sonra artışını muazzam düzeylere çıkarmıştır. Belkide bu evrensel dinamik minik bir negentropik başlangıcı ateşledi. Bunu şu an bilmiyoruz. Ancak bunlar yaşamın ne kadar spesifik ya da ne kadar anlamlı olduğu konusunu açıklığa kavuşturmuyor.

Shakespeare beni affetsin, yaşamda anlam aramak ya da aramamak işte bütün mesele bu.

Burada bir önemli nokta daha vardır. Yaşamın anlamından kuşku duymayan kişiler de çokça intihar ederler. Burada intihar belkide sadece ciddi bir sorgulamayı temsil eder. Konun etrafında dolaşmak ya da başka yere çekmek değil, bu sorgulamayı yapmak ve cevabı dürüstçe vermek zorundayız.

Bir atesit olarak, diğer ateistlere soruyorum; yaşamın bir anlamı yoksa neden yaşayalım ?

Benim dinlerle tanrılarla en ufak bir alakam yoktur. Bu konu dahilinde bunlardan bahsedilmesini de manalı bulmuyorum. Buradaki soru basittir.

…[bitmedi]

Negentropi Devam Perşembe, Şub 8 2007 

Bildiğiniz gibi organik ve inorganik kimya kavramları vardır. Bunlar aslında yıkılmış kavramlardır. Yanılmıyorsam 1873 yılında yapay yoldan ürenin elde edilmesiyle inorganik maddeden organik madde sentezinin olabileceğinin farkına varılmıştır. Kimya böylece birleşmiştir. Tabi ki konular ve üzerinde açlışılacak mecralar arttıkça, kategorizasyon sınıflandırma gibi faliyetler birer zorunluluk olmuştur. Bu bakımdan eski manasını yitirmiş olsa da hala organik ve inorganik kimyanın ayrımından bahsederiz.

Organik ve inorganik kimya örneğini vermemdeki sebep bunu biraz canlı-cansız ayrımına benzetmemdir. Bence bu durum da suni bir ayrımdan ibarettir. Canlılık bence nereden baktığınıza göre değişir. Zira virüslerin, prionların etrafındaki molekülleri kendine benzeten kristallerin evreninde yaşıyoruz. Bu bakımdan bence canlılık diye bir ayrım yoktur. Evrende tespit edebildiğimiz entropik bir birikme söz konusudur. Öyleki sonsuza yakın yeterince uzun yaşarsa evren tamamen ısı ve ışığa bozunacak gibi duruyor. Yani en temel ilke çok kuvvetli ve logaritmik bir artış gösteriyor. Bunun yanı sıra entropinin gene kendisi bu durumun bir yerlede düzen doğuracağını da söylüyor. Bu kısımlar çok karışık ve zor bazı denklemlerin bir sonucu. Bunlar aslında sürekli gözlenen bazı olaylar.

Şunu söylemek mümkün ki canlılık dediğimiz hadise evrendeki bir negentropik sonuçtur. Yani başka bir değişle evren patladığı, ışıdığı, ısıdığı, bozunduğu gibi bir yandan da düzen doğurmaktadır. Canlılık dediğimiz hadise de artan bir negentropi içeren fenomendir. Evren hakkındaki bilgilerimiz arttıkça başka negentropik hadiselerle daha karşılaşabiliriz. Dünyanın bir gezegen güneşin bir yıldız olduğunu fark edeli sadece birkaç yüzyıl oldu. Bence daha keşfedilecek ve temel prensipleri doğrulayacak çok şeyle karşılaşırız. Canlılık evrende bir istisna değildir. Sadece artan entropinin bir sonucu biriken negentropik bir fenomendir.

Negentropi Cumartesi, Şub 3 2007 

Negentropi Erwin Schrödinger’in “What is life” adlı kitabında bahsettiği bir fenomendir. Evrene ilişkin tespitlerimizle ilgili bir sonuçtur. Belki de bu yüz yılın en büyük keşiflerinden olan termodinamiğin ikinci ilkesi, yani entropi’ye ilişkin bir yaklaşımdır. Negentropi negatif bir entropiden bahseder. Bu da yaşamın ta kendisidir. Öyle ki geçenlerde okuduğum nöroloji ile ilgili bir yazıda da beyindeki bu karmaşıklığın altında negentropik bir fenomenin yattığından bahsediliyordu. Aslında evrene ve canlılara ilişkin sürekli bahsettiğimiz bir gizem vardır. Hatta bunu http://video.google.com/videoplay?docid=-2260129385438753065 adresindeki videoda Nobel ödüllü fizikçi Steven Weinberg’de söylüyor. Burada dikkat edilecek hususun şu olduğunu söylemek gerekir; bu metafiziksel bir yaklaşım değildir. Bu bir bilinmeyeni başka bir bilinmeyene bağlayarak onu çözdüğünü iddia etme işi de değildir. Bu evrendeki en temel dinamiğe ilişkin, evrendeki sürekli ısı birikmesine ve tek yönde akan entropi’ye ilişkin bir tespittir. Evrendeki entropi o kadar büyüktür ki yaşam negentropik diyebileceğimiz bir düzenliliktir. Bigbang’ten bu yana evrende düzensizlik artmaktadır. Evrendeki reaksiyonların çoğu irreversible’dır (geriye dönüşsüz). Bu tek yönlü hareketin özünde entropi ve kaos yatmatadır. Oysaki yaşam bu kaosun içinde negatif entropik bir düzen şeklinde belirmektedir.

Yaşam değişimin ve hareketliliğin sürekliği ile ilgili bir fenomen midir ? Yani yaşam diyalektik bir fenomen midir ? Aslında bunu dışlamak yanlış olur. Zira yaşama ilişkin bilgilerimiz bize tam da bunları söylemektedir. Milyarlarca yıldır süren bir akış vardır. Süreklilik, değişim ve gayet de hareketlilik içeriyor. Yoksa yaşamın bu şekili süreçten mi kaynaklanıyor ? Yani evrenin diyalektik yapısının bir gereği olarak mı yaşam da diyalektiktir ? Diyalektik yaşamın varoluşuna ilişkin bir açıklama getirmekten uzaktır. Yaşamın varoluşunu en iyi tespit eden yaşamın negentropik bir fenomen olduğudur. Bu tespit aynı zamanda süreci de açıklamaktadır. Zira negentropik bir fenomen olarak başlayan yaşamın gitgide daha karmaşıklaşması diyalektikle değil ancak negentropi ile açıklanabilir. Evrendeki süregelen diyalektik entropi ya da negentropi yönündeki gidişi açıklamaz. Oysaki yaşam düzensizlikten doğmuş ve termodinamik kanunların tersine bir hareketliliktir. Aynı zamanda olması beklenen; yani diyalektik için anlamı olmayan fakat entropik olarak anlamlı olan canlılığın sürekli olarak enerji biriktirdiği görülür. Bu enerji hareketlilik, süreklilik, yaşam ve değişimin temelini oluşturur. Oysaki entropi gereği enerjideki artış kaos’u tetiklemelidir ve bu da diyalektiktiğe uygundur. Canlılık diyalektik gereği değil, negentropi gereği gitgide karmaşıklaşmaktadır.

Körler ülkesinde bir fil Pazartesi, Oca 1 2007 

Körler ülkesinin kralına başka bir diyardan bir fil hediye edilmiş. Kral körler ülkesindeki tek gözü olan kişiymiş. Veyahut Körler ülkesinde tek gözü olan kralmış. Kral file binerek ülkesini gezmeye başlamış. Bu arada filin ne olduğunu bilmeyen körler de dokunarak fili tanımaya çalışmışlar. Fil yanlarından geçerken kimisi filin kuyruğuna, kimisi hortumuna kimisi de bacağına dokunmuş. Sonra da file dokunmamış olan körlere ne hissetiklerini anlatmışlar. Kimisi filin ucu püsküllü ince bir hayvan olduğunu, kimisi filin sağlam boru gibi bir hayvan olduğunu, kimisi de filin sütün gibi sert bir hayvan olduğunu anlatmış. Gerçekte ise filin nasıl bir şey olduğunu bir türlü anlayamamışlar.

Garajımdaki Ejderha Çarşamba, Ara 27 2006 

“Garajımda alev soluyan bir ejderha yaşıyor! “

Varsayın (Psikoterapist Richard Franklin’in grup terapilerine katılıyorum) çok ciddi bir iddiada bulunuyorum. Hayatınızın fırsatlarından birini sunuyorum. Size hakkında
binlerce hikaye yazılmış ama asla kimsenin göremediği ejderhalardan bir
tanesini gösterebileceğimi söylüyorum. Varlıklarına dair hiçbir
kanıtın olmadığı bu ejderhalardan birini görmek harika olur diyorum.

“Haydi Göster !” diyorsunuz, ben de sizi garajıma kadar götürüyorum. İçeride bir merdiven, boş boya tenekeleri ve eski bir üç tekerli
bisiklet var ama ejderha yok.

“Hani bu ejderha nerede ?” diye soruyorsunuz.

“İşte orada deyip” işaret ediyorum. Ancak onun görünmez olduğunu söylemeyi ihmal etmişim.

Siz de garajın tabanına un serpip ayak izlerini görmemizi teklif ediyorsunuz.

“İyi fikir” diyorum, “ama ejderha uçuyor”.

Sonra siz bir kızılötesi kamerayla getirerek görünmez ejderhayı görmek istiyorsunuz.

“Güzel fikir ama bu ejderha ısı yaymıyor” diyorum.

Sprey boyayla odayı boyamaya çalışıyorsunuz.

“Mükemmel! Ama o maddi olmayan bir ejderha ve boya tutmaz” diyorum.

Böyle
devam ediyorum. Öne sürdüğünüz her fiziksel teste karşı özel bir
açıklama getirip neden bu dediklerinizin işe yaramayacağını anlatıyorum.

Şimdi görünmeyen bir şeyle maddi olmayan bir şey arasındaki fark nedir ? İspatlanamayan bir şeyin varlığından nasıl bahsedebiliriz ? Avrupa ve Çin mitolojilerindeki ejdarhalar gerçekten yok mudur ?

*********

Ben de diyorum ki; peki tanrı da böyle bir mitten başka nedir ?

Orjinal metin

The Dragon In My Garage

by Carl Sagan

“A fire-breathing dragon lives in my garage”

Suppose (I’m following a group therapy approach by the psychologist Richard Franklin) I seriously make such an assertion to you. Surely you’d want to check it out, see for yourself. There have been innumerable stories of dragons over the centuries, but no real evidence. What an opportunity!

“Show me,” you say. I lead you to my garage. You look inside and see a ladder, empty paint cans, an old tricycle — but no dragon.

“Where’s the dragon?” you ask.

“Oh, she’s right here,” I reply, waving vaguely. “I neglected to mention that she’s an invisible dragon.”

You propose spreading flour on the floor of the garage to capture the dragon’s footprints.

“Good idea,” I say, “but this dragon floats in the air.”

Then you’ll use an infrared sensor to detect the invisible fire.

“Good idea, but the invisible fire is also heatless.”

You’ll spray-paint the dragon and make her visible.

“Good idea, but she’s an incorporeal dragon and the paint won’t stick.” And so on. I counter every physical test you propose with a special explanation of why it won’t work.

Now, what’s the difference between an invisible, incorporeal, floating dragon who spits heatless fire and no dragon at all? If there’s no way to disprove my contention, no conceivable experiment that would count against it, what does it mean to say that my dragon exists? Your inability to invalidate my hypothesis is not at all the same thing as proving it true. Claims that cannot be tested, assertions immune to disproof are veridically worthless, whatever value they may have in inspiring us or in exciting our sense of wonder. What I’m asking you to do comes down to believing, in the absence of evidence, on my say-so. The only thing you’ve really learned from my insistence that there’s a dragon in my garage is that something funny is going on inside my head. You’d wonder, if no physical tests apply, what convinced me. The possibility that it was a dream or a hallucination would certainly enter your mind. But then, why am I taking it so seriously? Maybe I need help. At the least, maybe I’ve seriously underestimated human fallibility. Imagine that, despite none of the tests being successful, you wish to be scrupulously open-minded. So you don’t outright reject the notion that there’s a fire-breathing dragon in my garage. You merely put it on hold. Present evidence is strongly against it, but if a new body of data emerge you’re prepared to examine it and see if it convinces you. Surely it’s unfair of me to be offended at not being believed; or to criticize you for being stodgy and unimaginative — merely because you rendered the Scottish verdict of “not proved.”

Imagine that things had gone otherwise. The dragon is invisible, all right, but footprints are being made in the flour as you watch. Your infrared detector reads off-scale. The spray paint reveals a jagged crest bobbing in the air before you. No matter how skeptical you might have been about the existence of dragons — to say nothing about invisible ones — you must now acknowledge that there’s something here, and that in a preliminary way it’s consistent with an invisible, fire-breathing dragon.

Now another scenario: Suppose it’s not just me. Suppose that several people of your acquaintance, including people who you’re pretty sure don’t know each other, all tell you that they have dragons in their garages — but in every case the evidence is maddeningly elusive. All of us admit we’re disturbed at being gripped by so odd a conviction so ill-supported by the physical evidence. None of us is a lunatic. We speculate about what it would mean if invisible dragons were really hiding out in garages all over the world, with us humans just catching on. I’d rather it not be true, I tell you. But maybe all those ancient European and Chinese myths about dragons weren’t myths at all.

Gratifyingly, some dragon-size footprints in the flour are now reported. But they’re never made when a skeptic is looking. An alternative explanation presents itself. On close examination it seems clear that the footprints could have been faked. Another dragon enthusiast shows up with a burnt finger and attributes it to a rare physical manifestation of the dragon’s fiery breath. But again, other possibilities exist. We understand that there are other ways to burn fingers besides the breath of invisible dragons. Such “evidence” — no matter how important the dragon advocates consider it — is far from compelling. Once again, the only sensible approach is tentatively to reject the dragon hypothesis, to be open to future physical data, and to wonder what the cause might be that so many apparently sane and sober people share the same strange delusion.

powered by performancing firefox

Sisifos Cumartesi, Kas 11 2006 

Sisifos aslında bir kraldır ama tanrıları kızdırınca korkunç bir cezaya çarptırılır. Bir kayayı bir dağın üzerine çıkarmaya çalışacaktır ama kaya her seferinde aşağı yuvarlanacaktır. Sonsuz döngüsüyle bu ceza hiç bitmeyecektir. Aslında bu ceza eskiden beri o kadar çok şeye benzetilmiştir ki saymakla bitmez. Ancak burada Sisifos Söyleni’nden bahsetmeden geçemeyiz. Albert Camus bu kitabına şöyle başlamıştır. Aslında felsefede tek bir soru vardır, o da intihar. Yani Camus Sisifos’un bu beyhude gayretini yaşama benzetmiştir. Burada Sisifos’un sürekli bu cezayı çekerek yaşamasını ölüme direnç göstermek olarak algılar.

Sisifos gerçekten de ünlü bir masal kahramanıdır. Onun hakkında sonradan çıktığı düşünülen birçok hikaye de vardır. En son Constantine adlı bir Hollywood filminde onun ölüm tanrısını kandırmasına benzer bir hikaye vardı. Yani bazılarının dediği gibi bunlar ölümsüz karakterlerdir.

Sisifos’un insanın içini yakan bu cezası, gerçekten de bilinçli bir yaşamın en acıklı betimlemesidir.

Camus gibi varoluşçulardan olan Sartre, insanın akıl sahibi olmasının herşeyin temelindeki şey oldugunu söyler. Dinlerden felsefeye, bilimden sanata bu ayrıcalık belki de doğadaki tek gizemli şeydir. Nobel ödüllü ateist fizikçi Steven Weinberg bir röportajında dinler ve fiziğe ilişkin bir soru için: Bunu kabul etmeliyim ki ortada bir gizem var. Bizler tabitatı anlamak için sorular soruyor ve cevaplar alıyoruz. Devamında da yeni sorular soruyoruz. “Gerçeği arıyoruz”. Bunların sonunda her şeyi açıklayan mükemmel fizik ilkelerine varmayı umut ediyoruz. Buna ulaştığımız zaman, gizem gene ortada olacaktır. “Çünkü bizler her zaman sorgulayacağız “, diyor. Yani doğadaki gizeme ilişkin temelindeki şey de gene kendi aklımız olarak karşımıza çıkıyor.

Aslında neresinden bakarsanız bakın bir aklınız varsa ve onu kullanıyorsanız, bu adeta bir lanettir. Sürekli olarak bir akla sahip olmanın sorumluluğu ile yaşarsınız. Bu akıl, yaşama ilişkin en temel soruyu Camus’un da dediği gibi muhakkak intiharı sorgular. Ondan kaçamazsınız, gayretlerinizin beyhudeliğini de yüzünüze vurur. Belki de o noktada hayatınıza bir anlam katmayı herşeyden çok istersiniz. Belki de Sisifos’un cezasını aslında bizlerin çektiğini fark edersiniz.

Ramazan Ayinin Gelmesiyle Artan Hurafe Pandemisi Çarşamba, Eyl 27 2006 

Elif-Tam da-Mimi

Tüm hurafelerden ve onları uyduranlardan ve onları yayanlardan ve onlara inanlardan sakının!

O yeah, adamımsın; amen too

not: dua’ya benzesin diye imla hatası bol tutulmuştur.

————-

Geceleri davuluyla dolaşan vasıfsız oportünist, vakti geldiğinde kapımı çalıp para isteyecek ve ona gerçeği söyleceyeceğim. Amen too

————-

Günlük konuşmada olması gereken ama olmayan! Bir türlü oldurulamayan her kelimeye, deyime, bazen tümceye bir link eklemek gerekiyor. Zira Yılmaz Erdoğan’ın organize işler adlı filmindeki gibi; “zira nedir” diye dolaşan kardeşlerimizin engellenmiş eğtimlerini burada tamamlamak zorundayız! (adeta)

Ramazan; hicri takvimdeki bir ay olup, çiftçilikle alakası bile olmayan arap toplumunun, bir türlü bir yerlere getiremediği astroloji bilgisine (bilgisizliğine) sekonder, sakat doğmuş bir takvim sistemidir. Zira her yıl bolca yer değiştirir. Çiftçilik ve takvim arasındaki ilişkiyi, bilgi sahibi olmadan konuşmayanlara araştırılmak üzere bırakıyorum. Ayrıca neden ay takvimi ? Belki de neden ay ? Hilâl neyin simgesi gibi sorularını da bırakıyorum ?

Hurafe; Uydurma, bâtıl inanış, Masal, Efsane, Yalan hikâye. Olarak yer almış Yeni Lügat Türkçe Sözlükte.

Pandemi ise epidemiden türetilmiş bir kelime olup, Wikipedia’da (pandemic from Greek pan all + demos people) bir miktar geçiyor. Ancak epidemik kelimesine bir miktar değineceğim. Wikipedia’da (epidemic from Greek epi- upon + demos people) kelimenin kökenine ilişkin bir açıklama var. Ancak büyük bir hekimden bahsedilmemiş. Epidemi mevzusundan bahsederken anılması gerken ve hipokrat olmayan biri vardır. Onu da zira’nın ne oldugunu bilenlere araştırması için bırakıyorum. İnternette pek adı geçmediğinden, telvenize bakarak; üniversitelerin kütüphanelerine doğru bir yol görünüyor demekten kendimi alamıyorum.

Devri için büyük sayılabilecek ancak bu gün için küçükcük bir yerleşim yerindeki nerdeyse her olay anlatılıyor. Doğrusu yanlışı hiç düşünülmeden, aktaranı-kotaranı tartışmalı işler için bile büyük bir rahatlık hakim. İbadetleri şova dönüştürmek ne kadar kabul edilebilir ? Bu sorulara hakkıyla cevap verebilecek kimseler neden susuyor ? “Madem” diye başlayan yüzlerece cümle kurabilirim, rahatlıkla. Ancak bunlardan sadece bir tanesine bile cevap alamıyorken boş yere klavyeyi dehlemeyelim. Ülkede estirilen bu hava ve dayanın bâbındaki hikayelerin neredeyse tümü yalan.

Din adına söylenen yalan, yalan mıdır ?

Hani mahkemeler, kanuni yoldan elde edilmemiş delillere itibar etmiyorlar ya! Acaba din, yalana edilmiş imanlar hakkında ne düşünüyor ? Peki uydurulmuşlar dünyasına dönüşen, dönüştürülen bir olgumuz yok mu ?

Fetvamı vereyim, tıbben orucun iyi bir şey olma ihtimali yoktur! Baştan ayağa ele alsak, neresini tutsak elimizde kalır. O zaman efendi gibi ben bunu inancım için yapıyorum demek yerine, bilimi dahi yalanına alet etmek neden ? Din kültürü ve ahlak bilgisi kitaplarına yeni giren abdestle ilgili hurafeler herkesi dumur ederken, bir de oruç hurafeleri sarmış dört bir yanımızı. Orucun zararlarını saymayacağım. Zaten bu yazının amacı bu da değil! Burada artan hurafelerden bahsetmeye çalışıyorum.

Ülkeyi bıraktım dünyadaki en büyük çocuk bakıcısı ? Televizyondur. O yüzden televizyondaki yayınları çocuklar için ayrıca değerlendiririyoruz. Bu da ayrı bir konu ancak artan hurafelerin en büyük kaynağı, en büyük şeriatçı kanalımız TRT’den geliyor. Sadece televizyon değil bu dönemde her yerde artan bir hurafe furyası var. Bazı insanları çıkartıp konuşuturuyorlar. Bu insanlar zaten dikkat edilirse bizim gibi değiller. Nasıllar ? ayrı bir konu ancak ettikleri laflar, binlerce yıl geride kalmış ilkel şeylerden ibaret. Hurafe açısından çok dikkat gerektiren bir dönemde patlama yapıyorlar.

Yazar ? Cumartesi, Haz 17 2006 

Yazar, yazan kişidir. Açık tarifi ise ne yazdığına bağlı olarak değişme gösterecektir. Yazmadan yazar olunmaz efendim. Yani yazar olmak için bolca yazmak, bolca okumak gerekir. Yazar, okuyan kişidir. Aynı öğrenmekte olduğu gibi yazmakta da okumak çok önemlidir. Toplumuzun okuma alışkanlığının zayıf olduğu hep söylenir, böylece serzenilir. Toplumumuz belki okumakta İran’dan geridir ama yazmakta değildir. Çünkü toplumumuz cendereyle sıkıştırılmış bir toplum değildir. Tek aktivitenin evde oturmak olduğu bir ülkeyle kıyas kaldıramayız. Okumak için gereken şartları bolca barındırmakla, “acaba konsere mi gitsem yoksa şu kitabı mı bitirsem” arasında çok fark vardır. Yazar, dikkat eden kişidir. Yapılan son istatistiklere göre yeni yetişen kuşak, eski kuşaklara göre okuma ve yazma alışkanlığı en gelişmiş kuşaktır. Bunda internetin de çok önemli bir yeri vardır. Dilbilgisi kurallarını gençlere zorla öğretmek yerine bolca yazı yazdırarak, neden dahi anlamına gelen”de”lerin ayrı olduğunu anlamaları sağlanmalıdır. Bir cümle kurarken; okuyucunun nerelerde takılabileceği, oluşabilecek anlam kaymaları, akıcılık gibi dikkat edilecek bir çok hususu ancak yazarak fark etmek mümkündür. Bunların dışında yazım üslupları da çok önemlidir. Türkçeyi iyi kullanmış yazarları okumak ve dilin ezgisine de dikkat etmek gerekir. Yazar, söyleyecek sözü olan kişidir. Yazmak çoğu yazar için sadece bir araçtır. Bir yazarın amacı söyleyecek sözlerinin çokluğuyla orantılıdır. Yazdığı yazının içeriğine, yazdığı yere, zamana daha bir çok parametreye göre değişse de, yazar muhakkak kendisinden bir şeyler aktarmaktadır. Gerçek yazar, bu işten para kazanan kişidir. Profesyonellik, nasıl ki bir futbolcunun bacağına dikkat etmesini gerektiriyorsa, gerçek bir yazar da, aynen öyledir. Gerçek yazarlar her yere yazı yazmazlar. Yazıları kıymetli birer eserdir. Yazar, bir sanatçıdır. Edebiyat şüphesiz ki, bir sanattır. Her sanat eseri gibi her yazı da eşsiz olmalıdır. Yazar, aslında bir filologtur. Kişi yazdığı dile hakim olmalıdır. İnsan iyi bilmediği bir dilde yazı da yazamaz. Dil yaşayan bir şeydir. Bir halkın tek gerçek hazinesi dilidir. Yazar, bir mücevherdir. Yazdıkları ile dile ve dolayısıyla o halka, bir şeyler katabilen kişidir. Yazar da bir gün ölecek ama bıraktığı eserler, kuşaklar boyunca yaşayacaktır. Yazar, insandır.

Sonraki Sayfa »