Hicran Perşembe, Şub 19 2009 

Sana diyor huzur vaat ediyorum. Din

Ruhunuzda hicran yarası açmaya geldim. Ben

Akla karayı seçebilir misiniz ?

En baştan başlayalım. M.Ö. 18.000: Benim tahminim, karıncaların o nemli koridorlarda mantar yetiştirdiğini elindeki çubukla karınca yuvalarını eşeleyen biri fark etti. Bu farkındalık zamanla tarımı ortaya çıkardı. Böylece bu fark etmenin diğer fark etmelerden farkını da açıkladığımı fark ettim. Asıl espri Nil’in taşmasıydı. Böylece tarla sulanıyordu. Böylece bol ürün alınıyor. Böylece daha zengin olunuyor. Böylece diğer kabileler köleleştiriliyor. Böylece mülkiyet doğuyor. Böylece anaerkil düzen bitiyor. Böylece ortak sulama kanalları gibi daha büyük projeler hayata geçiriliyor. Böylece kedi evcilleştiriliyor. Böylece Mısır medeniyeti kuruluyordu.

Büyük İskender de Küçük İskender gibi eşcinsel miymiş bilemeyeceğim kütüphaneleri yakacak kadar manyakmış. Gel gelelim böylece Yunan-Makedon medeniyeti dışında Kitap-Kaynak bırakmamış oldular. Böylece biz hala Yunan Mitolojisinin hayranıyız. Böylece Orta doğu’da başlayan kitabı ve dolayısıyla bilgiyi kutsallaştırma hareketi hala sürüyor. Bu kötü bir şey midir ? Hayır. Ancak Hristiyanların ve Müslümanların da Eski İskenderiye Kütüphanesi’ni yaktığını unutmamak gerekir.

İşte bu esnada Sokrat ortaya çıkıp, “kardeşim bizdeki bu ayrılıkların temeli çok fazla tanrımızın olmasıdır” dedi. Böylece Sokrat’ın tek tanrıcı görüşü kapsamında bir gelişme oldu. Bu gelişme Firavun’un kardeşinin bir icraatından kaynaklandı. Köleleri birleştirerek bir güç elde etmeyi Marx’tan önce o akıl etmişti. Ancak onun sistematiği daha akıllıcaydı. Köleler değişik değişik yerlerden geliyorlardı. Onları birleştirecek şey tek tanrılı bir inançtı. Böylece doğmuş olan Museviliği Tarsus konsülü işlemeye başladı. O sırada M.Ö. 500 yıllarında doğuda Buda vardı. Ondan da biraz aldılar ve Hristiyanlığı kurdular.

Tek tanrılı inançlar ve Kutsal kitaplar böylece doğdu. Sonraları yağmacı bir arabın dini de Rüzgar Gibi Geçecekti.

Hicran diyor Tdk:

Güncel Türkçe Sözlük: 1. Bir yerden veya bir kimseden ayrılma. 2. Ayrılığın verdiği büyük üzüntü, keder.

Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü : İltihap

Reklamlar

Kadındaki Yüreğe Bak Perşembe, Şub 19 2009 

Gözlerim yaşardı. Helal olsun sana, her dediğinin altına imzamı atarım.

Blogcu.com da sansürcülere katıldı Çarşamba, Tem 11 2007 

http://antidin.blogcu.com Adresindeki site de sansürlenmiş.

—————————————————
Blogcu.com – Warning
Publication of this blog is suspended.
Blogs that have any legitimate proceedings or improper content are
cancelled by blogcu.com. If you want to report any other blog address
please mail to: abuse AT blogcu.com

Blogcu.com – uyarı
Bu
blogun yayını durdurulmuştur. Uygunsuz içerik barındıran veya hakkında
yasal olarak kapatılması için bildirim yapılan siteler blogcu.com
tarafından durdurulmaktadır.
————————————————————

Bir de açıklama eklemişler.

Önemli açıklama:
Blogcu, sansür uygulanan bir yayın alanı değildir. Ancak, kanunen yayımlanması yasak olan içeriğe izin vermemiz mümkün değildir.

——————————————————————-

Blogdaki başlıklara bakarsak

Ayşenin evlilik yaşı
İslam evrensel değildir
Başka Tanrının Çocukları
Demirciler buraya bakırcılar sıraya
İslam ve şiddet
Hindulardan namaz öğreniyoruz
Yemin eden Tanrı
Lanet eden Allah
Nasıl Müslüman olduk..
Muhammed in konuştuğu an
Kuran ın uzayı
Atatürk e dil uzatanlara
Atatürk dönemi laiklik
Atatürk dönemi Tarih Kitapları

Görüldüğü gibi Ateizm konulu siteler düzenli olarak kapatılmaktadır. Sürekli gönderilen maillere rağmen hangi içerikten dolayı kapatıldığı açıklanmamıştır. Herhangi bir savunma ya da söz hakkı tanınmamıştır. Herhangi bir mahkeme kararı var mıdır bilinmemektedir. Tek bilinen şey ise Ateizm konulu tüm siteler düzenli olarak kapatılmaktadır. İnanç hürriyeti için ülkeyi neredeyse kana bulayacak olanlar, resmen inanmama hürriyetini tanımamaktadır. Bu yüzyılda bu kafa…

Ateizm.org adresine de ulaşım engellendi Pazar, Haz 3 2007 

Son dönemlerde bildik erişim engelleme olaylarına bi yenisi daha eklendi. Fikirlerle mücadele edemeyenler hep kaçak güreşiyor.

Türkiye’de Ateizm konusunda fikirlerini paylaşan bir topluluğa bu reva görüldü.

Bakınız ülkemiz aydınlarından dünyaca ünlü yazar Aziz Nesin’den ve İslam bilimleri uzmanı Sayın Turan Dursun’dan kısaca bahsetmek istiyorum. Yıllarca yazılarından dolayı baskılara maruz kalmış olan yazar Nesin, seksenli yaşlarına merdiven dayamışken yakılmaya çalışılmış ve tesadüfen kurtulmuştur. Ancak bu elim olayda 36 aydınımızı ne yazık ki kaybettik. Sayın Dursun ise bir suikast sonucu öldürülmüştür.

Bu iki örnek neden insanların rumuzlarıyla interneti kullandığını çok güzel açıklamaktadır.

Lütfen dikkat ediniz!
Türkiye’de mevcut İslamcı iktidar partisinin görüşleri doğrultusunda bir yapılanma söz konusudur. Bu yapılanmanın gereği olarak en temel haklarımız ortadan kaldırılmaktadır. Artık düşünme ve düşündüğünü ifade etme hakkımız da ortadan kaldırılmıştır diyebiliriz.

Türkiye’de en bilinen ve Ateizm konusunda yıllardır sohbetler edilen http://www.ateizm.org adresine; hiçbir haber verilmeden ve hiçbir gerekçe gösterilmeden ulaşım Türk Telekom tarafından engellenmiştir.

Tam da Der Spiegel dergisi Mayıs sayısının kapağına Herşeyin suçu tanrıda yazmışken.

EVRİM ve BİZ Dr. Andrew Berry Perşembe, Nis 26 2007 

EVRİM ve BİZ Dr. Andrew Berry



Yaratılış görüşünün Türkiye ve A.B.D.’deki ününden dolayı, bu görüşün kısa bir özeti ile başlayacağım.



Doğal olarak sunumum A.B.D.’de olan olaylar üzerinde yoğunlaşacaktır, fakat benim deneyimlerim bu durumun tüm dünyayı yansıttığı yönündedir.



A.B.D.’deki tarihsel süreçte, yaratılış teşebbüsleri yerel olarak başlamıştır. Örneğin: bazı özel okulların müfredatlarında işlenmeye başlaması körüklenmiş, ve daha sonra ABD yüksek mahkemesi önüne gelinceye kadar yıllarca yasal ortamlarda meydan okunmuştur.



Yaratılışçılar, 70 ve 80’li yıllarda evrim ve yaratılış teorilerine okullarda birbirinin alternatifi olarak “eşit zaman” ayırmak gerektiği üzerine yoğunlaşmışlardı.



Bu durum 1987’de Amerika Yüksek Mahkemesinin, Louisiana mahkemesinin 1981 yılında aldığı yaratılış görüşüne de “eşit zaman” ayrılması kararını bozana kadar devam etti. Yüksek Mahkemenin gerekçesi basit bir gerçeğe dayanıyordu: yaratılış bilimi bir bilim değildir, bir dindir. Ve (Türkiye’nin laik yapısıyla örtüşür şekilde) kilise ve devlet işlerinin A.B.D. kanunlarınca birbirinden ayrılmış olması dinin okullarda öğretilmesini yasaklamaktadır.





Bunun üzerine yaratılışçılar şu hukuki görüşe sarılmışlardır:



“Laiklik bilim eğitiminin veriminin arttırılmasını öngördüğüne” göre, bu ancak evrim ile ilgili “çeşitli bilimsel kuramların” öğretilmesi ile mümkün olur.



Ancak her seferinde bu süreç tekrarlanmaktadır: Yaratılış görüşünü savunanlar geriye dönüp tekrar belli bazı okulların müfredatına girmeye ve yeni teşebbüsler için bazı yerel mahkemelerin uydurma kararlarını kullanmaya teşebbüs etmektedirler ve döngü yeniden başlamaktadır.





Akıllı tasarım, Nuh’un gemisi ve büyük tufan gibi eski basit yaratılış görüşünü terk etmekte ve Michael Behe tarafından savunuculuğu yapılan “indirgenemez karmaşıklık” fikrine odaklanmaktadır.



“İndirgenemez karmaşıklık sistemi öncül sistemlerin sayısız, ardışık, küçük değişikliklerinden oluşturulamaz, çünkü herhangi bir parçası eksik olan bir öncül sistem, tanım gereği işlevsizdir…



Doğal seçilim ancak çalışmakta olan sistemler üzerinde etkili olabileceğinden, doğal seçilimin üstünde oynayabileceği biyolojik sistemin bir anda oluşması gerekir; kademeli olarak oluşamaz.”



(Behe 1996)



Akıllı tasarım; kötü bir felsefe,



kötü bir bilim ve



kötü bir teolojidir.





Kötü bir felsefedir çünkü, göz gibi doğal olayları açıklamaya çalışmak yerine, doğaüstü bir olay olduğunu farz etmektedir. Bu bir bilim değildir.



İndirgenemez karmaşıklık yeni bir fikir değildir. Charles Darwin de gözün indirgenemez karmaşıklığı hakkında endişe duymuştur:



Fakat evrim farklı işlev kazanma (co-option) ile işler.



Araştırmalar göstermektedir ki göz, evrimsel süreç içerisinde birçok kez oluşmuştur. Artık gözün basit bir ışık hassasiyetinden, bugünkü anlamda cisimleri şekillendiren mükemmel bir organa dönüştüğünü anlayabiliyoruz. (Richard Dawkins)



“Gözün farklı uzaklıklara odaklamayı ayarlaması, farklı miktarlardaki ışığı içeri alması ve şekilsel ve renksel sapmaları düzenlemesine yarayan, bütün, taklit edilemez mekanizmasının doğal seçilim ile oluştuğunu söylemek, itiraf ediyorum ki, ileri derecede saçma bir önermedir.”



-Akıllı tasarım, moleküler biyoloji alanındaki yeni bulgular üzerine odaklanmayı tercih etmektedir ve aynı savı öne sürer: organlar doğal seçilimle oluşmak için fazla karmaşıktır ve ara formlar işlevsizdir. Buradaki hatalı çıkış noktası evrimin doğrusal (lineer) olarak ilerlediği varsayımıdır. Oysa ki, evrim temel olarak var olan parçaların arasından yeni birinin gelişmesi ve var olan sisteme katılması (co-optation) ile gerçekleşir; böylece bir amaca hizmet etmek üzere evrimleşmiş bir organ yeni bir amaç kazanmış olur.



541-542 yıllarında yaşanmış olan veba salgınının en yoğun olduğu zamanlarda İstanbul’da her gün 5,000 kişi ölüyordu. Sonuç olarak şehir halkının yaklaşık %40’ı ölmüştür.



-Akıllı tasarımın gözde örneklerinden biri de ileri derecede seçkin bir moleküler makine olan kamçıdır (flagellum).



Akıllı tasarım kamçının işlevlik kazanabilmesi için tüm parçalarının gerekli olduğunu; ara formların değersiz olduğunu ve bu yüzden Darwin’in önerdiği şekilde evrimleşmiş olamayacağını savunur.



Halbuki, moleküler mekanizmalara bakıldığında işlev gören “kısmi” kamçı örneklerine rastlanır:



Hıyarcıklı veba hastalığına yol açan Yersinia pestis bakterisi öldürücü moleküllerini “Tip III Salgı sistemi” yoluyla konukçu hücrelere verirken kamçı proteinlerinin bir alt grubunu kullanır.



Darwinist ve Hristiyan bir bilimadamı olan Ken Miller şöyle yazıyor:

”Tip III Salgı Sistemi” (TTSS) bakteri kamçısı tabanındaki bir avuç dolusu proteini kullanarak işini yapmaktadır. Evrimsel görüş açısıyla bu ilişki pek de şaşırtıcı değildir. Aslında, evrimsel fırsatçılığın, proteinleri karıştırarak ve birleştirerek yeni fonksiyonlar üretmesi beklenir. Fakat indirgenemez karmaşıklık doktrinine göre, böyle bir şey mümkün olamaz. Eğer bakteri kamçısı hakikaten indirgenemez derecede karmaşık ise, o halde 10 veya 15 değil, sadece bir parçayı çıkarmak kalanı “işlevsiz” hale getirecektir. Yine de bu bakteri kamçısının bir çok parçasının yokluğuna rağmen TTSS gerçekten bütünüyle işlevseldir.



Akıllı tasarım, fare kapanı örneklemesini sıklıkla kullanmaktadır:



“Eğer fare kapanının herhangi bir parçası (taban, çekiç, yay, yakalayıcı, ya da tutma kolu) çıkarılırsa, o zaman kapan çalışmaz. Diğer bir deyişle, parçaların hepsi bir araya getirilmediği sürece bu basit kapanın bir fareyi yakalama yeteneği yoktur. Çünkü fare kapanı muhakkak bir kaç parçadan oluşmaktadır; yani indirgenemez bir karmaşıklıktır.“ (Behe, 1996)





Fakat adım adım ve her adımı işlevsel olan bir şekilde çalışır bir fare kapanı geliştirmek kolaydır.



Akıllı tasarım kötü bilimdir. Ayrıca bilim de değildir. Sadece bilimmiş gibi davranan ama tanrıya doğrudan gönderme yapmaktan kaçınan geleneksel yaratılışçılıktır.



Bu durum Dover, Pennsylvania’da yapılan son A.B.D. yaratılışçılık mahkemesinde ortaya çıkmıştır. Konu bir akıllı tasarım ders kitabı; “Pandalar ve İnsanlara Dair” (Of Pandas and People).



Araştırma gösterdi ki, Yüksek Mahkemenin Edwards kararından sonra ders kitabının yapımcıları sadece “yaratılış” kelimelerini metinden çıkarıp yerine “akıllı tasarım” yazarak değiştirmişlerdi.





1986 basımlı Biyoloji ve Yaratılış’ta (Biology and Creation) –kitabın önceki versiyonu– “yaratılış” terimi için yapılmış tanım şöyleydi:



“Yaratılış, çeşitli yaşam formlarının ayırıcı özellikleri ile eksiksiz bir şekilde birdenbire bir akıllı yaratıcı vasıtasıyla yaratılmasıdır; balıklar yüzgeçleri ve pullarıyla birlikte, kuşlar tüyleri, gagaları, ve kanatlarıyla, vs.”



Yüksek Mahkeme’nin Edwards kararıyla yaratılış bilimini öğretimini okulların fen derslerinden çıkarılmasını kurallaştırmasından sonra yazılan Pandalar ve İnsanlara Dair’de (Of Pandas and People) bir değişiklik vardı:



“Akıllı tasarım, çeşitli yaşam formlarının ayırt edici özellikleri ile eksiksiz bir şekilde birdenbire bir akıllı yaratıcı vasıtasıyla yaratılmasıdır; balıklar yüzgeçleri ve pullarıyla birlikte, kuşlar tüyleri, gagaları, ve kanatlarıyla, vs.”





Son olarak, akıllı tasarım kötü teolojidir, klasik bir “Boşlukların Tanrısı” tartışmasıdır ki bunun sayesinde anlamadığımız her şey tanrısala bağlanmaktadır. Bizler buluşlar yaptıkça, boşluklar küçülmektedir.. ve bu durumda Tanrı da.



Protestan teolog Dietrich Bonhoeffer (Naziler tarafından öldürülmüştü) şöyle özetlemektedir:



“Weizsäcker’in kitabı Fiziğin Dünya Görüşü (The World-View of Physics) beni hala çok meşgul etmektedir. Bilgi eksikliğimize karşı Tanrıyı bir geçici önlem olarak kullanmanın ne kadar yanlış olduğunu bana bir kez daha gösterdi. Eğer aslında bilginin sınırları daha ve daha geriye itiliyorsa, o halde Tanrı da onlarla birlikte geriye itiliyordur, ve bu nedenle Tanrı sürekli geriye çekilmektedir.



Tanrıyı bildiklerimiz içinde bulmalıyız, bilmediklerimizin içinde değil; Tanrı bizden kendi varlığını çözülmemiş problemler içinde değil çözülmüş problemler içinde farketmemizi istiyor. Bu Tanrı ile bilimsel bilgi arasındaki ilişkinin esas tarafıdır, ama ayrıca ölüm, acı çekme ve suç gibi daha geniş insancıl problemlerin de esasıdır. Artık bu sorular için bile Tanrının her ne olduğunu hesaba katmayan insancıl cevaplar bulmak mümkündür.



Benim düşünceme göre bilim ile din arasında bir çatışma bulunmamaktadır. İkisi ayrı alanlarda varolmaktalar:



Biri maddesel dünyaya hitap etmekte ve deney ve akıl yürütme yoluyla kendisine erişilebilmektedir. Ötekisi inanç yoluyla tinsel dünyaya hitap etmektedir. Problemler, her bir alan diğerini kavramaya çalışınca meydana çıkmaktadır: Köktendinciler/tutucu dindarlar maddesel alan hakkında inanç üzerine kurulu beyanatlar yapmaktadırlar, ve tutucu bilim adamları (örneğin saldırgan/ateşli ateist Richard Dawkins) ise tinsel alan hakkında akıl yürütme üzerine kurulu beyanatlar yapmaktadırlar.



Türlerin Kökeni’nin bitiş kelimeleri bence evrimleşen doğal dünyaya karşı göstermemiz gereken saygıyı ortaya koymaktadır:



“Böylece, doğanın savaşından, kıtlıktan ve ölümden, kavrayabileceğimiz en yüce nesne yani gelişmiş hayvanlar oluşmaktadır. Başlangıçta birtakım güçlerinin birkaç ya da bir forma dönüştüğü bu yaşam görüşünde bir ihtişam vardı. Bu gezegen sabit yerçekimi yasalarına göre dönmekte iken öylesine basit bir başlangıçtan en güzel ve en harika formlar evrimleşti ve evrimleşmekte…”





Darwinizimi Uygulamak: Değişerek Kalıtım



Darwinin teorisinin iki bileşeni vardır: değişerek kalıtım ve bu kalıtımı yönlendiren mekanizma olan doğal seçilim. Bu konuları iki ayrı kategori olarak değerlendireceğim.



Biyolojideki hiçbir şey evrimin ışığı altında olmadıkça anlamlı değildir. (Dobzhansky)



Değişerek kalıtım, canlıların mükemmel bir şekilde tasarlanmadığını, aksine, sadece atasal formların üzerine inşa edilebilecek en iyi çözümler olduğunu gösterir. Neticede, pandanın başparmağı’nda görüldüğü gibi, atasal olarak ayı pençesinden değişerek oluşmuş olan ve pandanın besini olan bambunun kabuğunu soymak için kullandığı başparmağı, değil mükemmel olmak, tam tersine ‘uyduruktan’ bir başparmaktır (bu başparmak esasında bilek kemiğinin değişime uğramasıyla ortaya çıkmıştır).





Pandanın başparmağı gibi biz de, sürdürdüğümüz yaşam biçimine en uygun şekilde tasarlanmış falan değiliz. Tam olarak, biz, bilekleri üzerinde yürüyen atalarımızdan değişe gelmişizdir. İki ayak üzerinde yürümenin başlangıcı, anatomimizin baştan sona yeni bir hal almasını içeren bir süreç olmuştur. Gerçekten de, aslında değişime uğramış bir dört ayaklı olduğumuz göz önüne getirilirse, iki ayaklı hale gelmenin ortaya çıkardığı bir dizi anatomik problem hiç de şaşırtıcı değildir. Kronik sırt, bel ve diz ağrıları çeken bizler bunun en iyi kanıtlarıyız.





Apandisimiz, vücudumuzda önceleri işe yaramış olan bir organın bugün hala taşıdığımız kalıntısıdır ve hiçbir rahatsızlık yaratmadan hayatımızın en başında vücudumuzdan çıkartılabilir. Otçul akrabalarımızda apandis, bitkilerin sert kısımlarının sindirilmesini sağlayan önemli bir işleve sahiptir. Apandisi (çok küçülmüş bir halde) hala vücudumuzda taşıyor olmamızın tek nedeni, zamanında apandisi çok kritik işlevler gören bir atadan geliyor olmamızdır.



Bir anatomist zamanında çok iyi bir gözlemle, apandisin görünen tek işlevinin cerrahlara para kazandırması olduğunu belirtmiştir.





İnsan toplumlarının genetik farklılıkları üzerine yapılan çalışmalar, türümüzün ve alt gruplarının kökenini daha iyi anlamamızı sağlamıştır.



Türümüz görece yakın bir geçmişte –yaklaşık 150,000 yıl önce– Afrika’da ortaya çıkmış ve bunu takiben (yaklaşık 80,000 yıl önce) gezegenin geri kalanına yayılmıştır.



Bugün biliyoruz ki, tarih öncesi çağlarda asıl yer değiştirenler [toplumları harmanlayanlar] esas olarak erkekler değil kadınlar olmuştur.



Türümüzün çok yakın bir geçmişte ortaya çıkmış olması nedeniyle, görece az genetik çeşitliliğe sahibiz, ve bu çeşitlilik şaşırtıcı bir biçimde ırklar arasında eşit olarak dağılmış durumdadır. Değişerek kalıtım, bize ırkçılığın hiçbir bilimsel dayanağı olmadığını da göstermektedir.





Değişerek Kalıtım: Diğer türler



Hastalıklar





AIDS salgını hergün 8.500 kişiyi öldürmekte.



Filogenetik çözümlemeler AIDS virüsünün nereden geldiğini belirlememize olanak veriyor. Bazı primat türleri AIDS’e neden olan HIV virüsünün yakın akrabası olan başka virüsleri taşımakta ancak bunlardan kaynaklanan hiçbir hastalık belirtisi göstermemektedirler. Ve bu primatların böylesi bir bağışıklığa nasıl sahip oldukları araştırılarak insanlar için AIDS terapileri geliştirilebilir.





Salgın hastalığın dinamiklerini anlayabilmek ve böylece gelecekteki seyrini tahmin edebilmek için HIV virüsünün insan toplumlarında ilk ortaya çıktığı zamanı belirlememiz gerekmektedir. Ve yine bu da, filogenetik araştırmalar ile mümkün olabilir.



Hastalıkların çözümlenmelerinde filogenetik bilgi çok işe yarar çünkü yakın akraba olan hastalık yapıcılar (virüs gibi) genelde benzer davranışlar gösterirler. Dolayısıyla Marburg Gribi ve Ebola arasındaki ilişki sağlık otoritelerinin Marburg Gribine karşı geliştirdikleri yöntemleri Ebolaya karşı da kullanabilmelerini sağlamıştır.





Koruma



Canlıların kitlesel yokoluş dönemlerinin sıklığını belirli bir şemaya oturtmak için çalışmalar devam ediyor. Yeryüzündeki yaşam, periyodik olarak görülen kitlesel yokoluşlarla sekteye uğramıştır. Dinozorların yokolmasına sebep olan da bu kitlesel yokoluşlardan bir tanesiydi. Çarpıcı olan şey, geçmişe bakıldığında, günümüzdeki yokoluşların –kirlilik, yaşam alanı tahribatı vb. nedenlerle– altıncı kitlesel yokoluşu hazırlamakta olduğudur. Sadece fosil kayıtlarına bile bir göz atarak, çevreye verdiğimiz zararın boyutları hakkında kesin bir fikir edinebiliriz.



Zor kararlar vermek.



Pratikte, korumaya gücümüzün yetebileceği ve yetemeyeceği şeylerin neler olduğuna karar vermemiz gerekir. İdeal olarak ise, yeryüzündeki bütün doğal alanları korumak isteriz ama bu uygulanabilir bir çözüm değildir. Dolayısıyla bazı tercihler yapmamız gerekir. Yağmur ormanının bu bölgesini mi koruyalım yoksa şu bölgesini mi? Bu kararları nasıl veririz? Ölçütlerden biri, bir bölgedeki türlerin filogenetik olarak ne derece farklı olduklarıdır. Örneğin, Yeni Zelanda’da yaşayan Tuatara, Dinozorlar zamanında ortaya çıkmış ve gelişmiş olan ve bir zamanlar zengin çeşitliliğe sahip bir gruptan geriye kalan son türdür. Yani geçmişle bugünü birleştiren son bağdır. Bunu filogenetik çözümlemelerden biliyoruz. Öyleyse, bunu bilen ve gözeten bir koruma yaklaşımı, günümüzde yaşamakta olan birçok yakın akraba türü olan diğer herhangi bir sürüngen türündense tuatarayı öncelikli olarak korumayı hedefler.



Darwinizmi Uygulamak: Doğal Seçilim



Sorunları Çözmek için Doğal Seçilimi Kullanmak



“Genetik algoritma” olarak isimlendirilen hesaplama yöntemleri, algoritmik verimliliği geliştirmek amacıyla bir “doğal seçilim” süreci kullanır. Algoritma, rastgele bir şekilde değiştirilir (mutasyona uğratılır) ve sonra verimlilik için test edilir. En verimli olanlar bir sonraki seçilim sürecinde kullanılır.



Doğal seçilim, benzer bir şekilde, biyoteknoloji endüstrisi tarafından ürünleri geliştirmek için de kullanılır:



Bugün, varolan bir proteinin amino asit diziliminde küçük değişiklikler yapabiliriz. Buradaki zorluk, dizinin içindeki tek bir noktanın bile değiştirilmesinin proteinin özellikleri üzerinde yapacağı olası etkilerdir. Çözüm olarak, doğanın örneğine geri dönebiliriz: Yönlendirilmiş moleküler evrim adlı yöntem, etkin bir şekilde doğal seçilimi taklit eder.



Doğal seçilimde, mutasyonlar yeni değişkenler rastgele bir şekilde üretilir ve sonra bireyler arası rekabet ile ayıklanır; başarılı –daha iyi uyarlanmış– değişkenlerin yaşama ve bir sonraki nesile katkıda bulunma ihtimali daha çoktur.



Bu süreci, yönlendirilmiş moleküler evrim, bir test tübü içinde gerçekleştirir; bir proteinin bir genine biyokimyasal yöntemlerle rastgele mutasyonlar yerleştirildikten sonra yeni dizilimler meydana getirmek için genetik rekombinasyonu taklit edebiliriz. Meydana gelen yeni proteinler arasından sistemimiz belirtilen koşullar altında en iyi başarıyı gösterenleri seçer. Bu döngü, her seferinde “başarılı” moleküllerin bir önceki döngüden bir sonrakine devredeceği şekilde, birçok kere tekrar edilir.



Yönlendirilmiş moleküler evrimin nasıl işlediğine dair güzel bir örnek bulmak adına, çamaşırhaneden öteye bakmaya gerek yok. Burada, beyazların arasına yanlışlıkla bir tane renkli girse facia olur: o kırmızı tişörtten illa ki biraz boya akar ve siz farketmeden evinizdeki bütün çarşaflar soluk pembe olur. Bir mantar tarafından doğal olarak üretilen bir peroksidaz enziminin giysilerden akmış boyaların renklerini yoketme özelliği vardır. Ancak, asıl sorun bu enzimin çamaşır makinasındaki sıcak sabunlu ortamda işlevini yerine getirememesidir. Fakat, yönlendirilmiş moleküler evrim aracılığıyla enzimin bu gibi koşullarla başedebilme yetisini artırmak mümkün olmuştur. Ve böylesi faydalı “evrimler” çok da uzun sürmemektedir:



Doğal seçilim asırlar sürer, oysa test tüpü içindeki yönlendirilmiş moleküler evrim aynı işi sadece saatler veya günler içinde yapar.





Doğal Seçilim: Düşmanlarımızla Başetmek



Bir kez daha, HIV vahim bir örnek teşkil etmektedir. Virüsün yaşam döngüsü için önemli olan Geri (Reverse) Transkripsiyon sürecine engel olan AZT isimli ilaç başlangıçta başarılıydı. Ancak virüs popülasyonları hızlıca evrilerek direnç geliştirdi.



Bu nedenle, üç değişik HIV-önleyici (inhibiting) ilaçtan oluşan bir karışım ile evrimsel-yaklaşımlı (evolutionarily-informed) bir terapi seçeneği geliştirilmiştir. Günümüzde, tek bir mutasyon –AZT örneğinde ki gibi– virüslerin yaşamlarını sürdürmelerini garantilemeye yetmez; daha doğrusu, virüslerin evrilerek direnç geliştirebilmeleri için üç değişik mutasyonun –herhangi mutasyonlar değil, sadece doğru olanlar– aynı virüsün içinde gerçekleşmesi gerekmektedir. Esasen, bu mutasyonların herhangi birinin gerçekleşebilmesinin olasılığının düşüklüğü ışığında, herbirinin hep birden gerçekleşebilmesinin birleşik olasılığı son derece azdır.



Bizim denetleme araçlarımıza karşı direnç geliştirme bütün düşmanlarımızın özelliğidir: sivrisinekler ve insektisitler; sıçanlar ve zehirler; sıtma ve chloroquin; patojenik bakteriler ve antibiyotikler.



Çoğu zaman direnç geliştirmenin bir maliyeti vardır. Yani, seçici bir etkenin yokluğunda dirençsiz türler dirençli olanlardan daha iyi başeder. Bu durum, “akıllı” olanları denetleme taktikleri tasarlanmasına fırsat tanır. “Bütünleştirilmiş Zararlı Yönetimi” buna örnektir. Bu yöntemle, düzensiz ve bölgesel denetleme direnç seviyelerinin çok yükselmesini engeller ve uygulama yapılmayan dönemlerde direncin –daha ‘iyi’ olan dirençsiz türlerin lehine– azalmasını sağlar.



Veriler açık bir şekilde göstermektedir ki, antibiyotiklerin aşırı kullanımı patojenik bakterilerin bu değerli savunma sistemlerine karşı evrilerek direnç geliştirmelerine destek olmaktadır. Antibiyotiklerin sınırlandırılmış ve uygun bir şekilde kullanımı, doğal seçilimin hastalıklara karşı olan en güçlü müttefikimizi yok etmesine engel olmanın tek yoludur.



http://www.odtutv.metu.edu.tr/slayts/A_Berry_TR.ppt

Uçan Spagetti Canavarı Çarşamba, Nis 18 2007 

http://tr.wikipedia.org

Bakınız Russel’ın Çaydanlığı’na

Eğer ben Dünya ve Mars arasında eliptik bir yörüngede güneşin etrafında dönen Çin seramiği bir çaydanlık olduğunu öne sürseydim ve bu çaydanlığın en güçlü teleskoplarımızla bile tespit edilemeyecek kadar küçük olduğunu ekleyecek kadar da dikkatli olsaydım, kimse bu görüşümün tersini kanıtlayamazdı. Ama devam edip de bu savımın yanlışlanamaz nitelikte oluşundan dolayı insan aklının ondan kuşku duymasının kabul edilemez bir küstahlık olacağını söyleseydim, herkes haklı olarak saçmaladığımı düşünürdü. Ancak, eğer böyle bir çaydanlığın varlığı eski kitaplarca onaylansaydı, her Pazar günü kilisede kutsal gerçeklik olarak öğretilseydi ve okullarda çocukların beynine kazınsaydı, onun varlığından kuşku duymak bir gariplik belirtisi olarak görülür ve o kuşkuyu duyan kişiye yakınçağda bir ruh doktoruyla ya da daha önceki çağlarda bir Engizisyon yargıcıyla bir randevu kazandırırdı.

Russel’ın Çaydanlığı için Richard Dawkins bakın neler söylüyor.

Organize dinlerin, açık düşmanlığımızı haketmesinin nedeni şudur ki, Russell’ın çaydanlığına olan bir inancın aksine, din güçlüdür, etkilidir, vergiden muaftır ve kendini korumaktan aciz küçük çocuklara sistematik biçimde aşılanır. Çocuklar gelişim yıllarını çaydanlıklar hakkında manyakça kitaplar ezberleyerek harcamaya zorlanmazlar. Devletin okulları, anababaları yanlış biçimdeki çaydanlıklara inanmayı tercih eden çocukları okul sisteminin dışında tutmaz. Çaydanlığa inananlar, çaydanlığa inanmayanları ya da çaydanlık kâfirlerini veya çaydanlık sapkınlarını hatta çaydanlığı inkar edenleri ölümüne taşlamaz. Anneler çocuklarını, bir değil de üç çaydanlığa inanan çaydanlık-gâvuru eşlerle evlenmemeleri için uyarmaz. Önce sütü koyanlar, önce çayı koyanların dizlerini parçalamaz.

Gözde kültürde Uçan Spagetti Canavarı

* Playboy dergisinin Ocak 2006 sayısında Kansas Okul Kurulu’na gönderilen açık mektubun bir kısmı yayımlandı.

* Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı adlı kitabındaki bazı görüşlerini anlatmak için The Colbert Report ve Talk of the Nation – Science Friday gibi (ABD’deki) bazı TV programlarında USC’ye başvurdu.[16] Dawkins’in South Park dizisindeki canlandırılmış karakteri de dizinin “Go God Go” bölümünde dine karşı bir sav kullanırken USC’ye başvurdu.

* Uçan Spagetti Canavarı The IT Crowd ve South Park gibi (ABD’deki) bazı televizyon programlarında yer aldı.

Haysiyeti olmayan Gazete ZAMAN Pazar, Şub 11 2007 

İlgili linkteki yazıyı görünce, başımdan aşağı kaynar sular döküldü sanki. Vaktiyle bağlantıdaki bu makaleyi çevirmiştik. Sonra da birkaç yere koymuştuk. Gel zaman git zaman olay döndü bizi buldu. Bu yazıları görünce yıllardır yayınladıkları her haberin yalan olduğuna olan inancım arttı. Meğer bütün olay buymuş. Meğer basın böyle bir güçmüş. Bizler birkaç kişi tesadüfen bu yazıyı çevirdik ve siteye koyduk. Onlar ise yıllardır organize bir biçimde halkı kandırıyorlarmış. Aslında beni dava etmelerini çok istiyorum. Bu blog da incelensin. Ancak böyle bir olay Zaman gazetesi’nin bu yalan haberi için bir düzeltme yayınlamasına sebep olabilir. Bunu göze alamazlar. Onlar sadece sinsice işlerini yapan haysiyetsizler. Koskoca Time dergisi’nin yayınını göz göre göre yalan ettiler. Koskoca ülkeye yalan söylediler. Dediğim gibi bu sadece benim tesadüfen fark ettiğim bir olay. Artık gerisini sizler düşünün.

Garajımdaki Ejderha Çarşamba, Ara 27 2006 

“Garajımda alev soluyan bir ejderha yaşıyor! “

Varsayın (Psikoterapist Richard Franklin’in grup terapilerine katılıyorum) çok ciddi bir iddiada bulunuyorum. Hayatınızın fırsatlarından birini sunuyorum. Size hakkında
binlerce hikaye yazılmış ama asla kimsenin göremediği ejderhalardan bir
tanesini gösterebileceğimi söylüyorum. Varlıklarına dair hiçbir
kanıtın olmadığı bu ejderhalardan birini görmek harika olur diyorum.

“Haydi Göster !” diyorsunuz, ben de sizi garajıma kadar götürüyorum. İçeride bir merdiven, boş boya tenekeleri ve eski bir üç tekerli
bisiklet var ama ejderha yok.

“Hani bu ejderha nerede ?” diye soruyorsunuz.

“İşte orada deyip” işaret ediyorum. Ancak onun görünmez olduğunu söylemeyi ihmal etmişim.

Siz de garajın tabanına un serpip ayak izlerini görmemizi teklif ediyorsunuz.

“İyi fikir” diyorum, “ama ejderha uçuyor”.

Sonra siz bir kızılötesi kamerayla getirerek görünmez ejderhayı görmek istiyorsunuz.

“Güzel fikir ama bu ejderha ısı yaymıyor” diyorum.

Sprey boyayla odayı boyamaya çalışıyorsunuz.

“Mükemmel! Ama o maddi olmayan bir ejderha ve boya tutmaz” diyorum.

Böyle
devam ediyorum. Öne sürdüğünüz her fiziksel teste karşı özel bir
açıklama getirip neden bu dediklerinizin işe yaramayacağını anlatıyorum.

Şimdi görünmeyen bir şeyle maddi olmayan bir şey arasındaki fark nedir ? İspatlanamayan bir şeyin varlığından nasıl bahsedebiliriz ? Avrupa ve Çin mitolojilerindeki ejdarhalar gerçekten yok mudur ?

*********

Ben de diyorum ki; peki tanrı da böyle bir mitten başka nedir ?

Orjinal metin

The Dragon In My Garage

by Carl Sagan

“A fire-breathing dragon lives in my garage”

Suppose (I’m following a group therapy approach by the psychologist Richard Franklin) I seriously make such an assertion to you. Surely you’d want to check it out, see for yourself. There have been innumerable stories of dragons over the centuries, but no real evidence. What an opportunity!

“Show me,” you say. I lead you to my garage. You look inside and see a ladder, empty paint cans, an old tricycle — but no dragon.

“Where’s the dragon?” you ask.

“Oh, she’s right here,” I reply, waving vaguely. “I neglected to mention that she’s an invisible dragon.”

You propose spreading flour on the floor of the garage to capture the dragon’s footprints.

“Good idea,” I say, “but this dragon floats in the air.”

Then you’ll use an infrared sensor to detect the invisible fire.

“Good idea, but the invisible fire is also heatless.”

You’ll spray-paint the dragon and make her visible.

“Good idea, but she’s an incorporeal dragon and the paint won’t stick.” And so on. I counter every physical test you propose with a special explanation of why it won’t work.

Now, what’s the difference between an invisible, incorporeal, floating dragon who spits heatless fire and no dragon at all? If there’s no way to disprove my contention, no conceivable experiment that would count against it, what does it mean to say that my dragon exists? Your inability to invalidate my hypothesis is not at all the same thing as proving it true. Claims that cannot be tested, assertions immune to disproof are veridically worthless, whatever value they may have in inspiring us or in exciting our sense of wonder. What I’m asking you to do comes down to believing, in the absence of evidence, on my say-so. The only thing you’ve really learned from my insistence that there’s a dragon in my garage is that something funny is going on inside my head. You’d wonder, if no physical tests apply, what convinced me. The possibility that it was a dream or a hallucination would certainly enter your mind. But then, why am I taking it so seriously? Maybe I need help. At the least, maybe I’ve seriously underestimated human fallibility. Imagine that, despite none of the tests being successful, you wish to be scrupulously open-minded. So you don’t outright reject the notion that there’s a fire-breathing dragon in my garage. You merely put it on hold. Present evidence is strongly against it, but if a new body of data emerge you’re prepared to examine it and see if it convinces you. Surely it’s unfair of me to be offended at not being believed; or to criticize you for being stodgy and unimaginative — merely because you rendered the Scottish verdict of “not proved.”

Imagine that things had gone otherwise. The dragon is invisible, all right, but footprints are being made in the flour as you watch. Your infrared detector reads off-scale. The spray paint reveals a jagged crest bobbing in the air before you. No matter how skeptical you might have been about the existence of dragons — to say nothing about invisible ones — you must now acknowledge that there’s something here, and that in a preliminary way it’s consistent with an invisible, fire-breathing dragon.

Now another scenario: Suppose it’s not just me. Suppose that several people of your acquaintance, including people who you’re pretty sure don’t know each other, all tell you that they have dragons in their garages — but in every case the evidence is maddeningly elusive. All of us admit we’re disturbed at being gripped by so odd a conviction so ill-supported by the physical evidence. None of us is a lunatic. We speculate about what it would mean if invisible dragons were really hiding out in garages all over the world, with us humans just catching on. I’d rather it not be true, I tell you. But maybe all those ancient European and Chinese myths about dragons weren’t myths at all.

Gratifyingly, some dragon-size footprints in the flour are now reported. But they’re never made when a skeptic is looking. An alternative explanation presents itself. On close examination it seems clear that the footprints could have been faked. Another dragon enthusiast shows up with a burnt finger and attributes it to a rare physical manifestation of the dragon’s fiery breath. But again, other possibilities exist. We understand that there are other ways to burn fingers besides the breath of invisible dragons. Such “evidence” — no matter how important the dragon advocates consider it — is far from compelling. Once again, the only sensible approach is tentatively to reject the dragon hypothesis, to be open to future physical data, and to wonder what the cause might be that so many apparently sane and sober people share the same strange delusion.

powered by performancing firefox

Çalışma Grubu için bir resim. Biraz renk katalım … Pazartesi, Kas 6 2006 


Çalışma Grubu için bir resim. Biraz renk katalım blogumuza.

Tüm dünya müslüman olacak! Cumartesi, Haz 17 2006 

müslümanlar arasında tüm dünya müslüman olacak diye bir düşünce hakimdir. ancak bu pek mümkün görünmüyor. asıl yanılgı ise bunun arkasına gizlenmiştir. müslüman kimdir ? şimdiye kadarki tüm sözlerde, özellikle müslümanların hataları söz konusu olduğunda; “müslümanlar islamı bağlamaz” denilmiştir. islam ise her zaman en güzel sözlerle ve verdiği iddia edilen güzel ahlakla anılmıştır. ancak bu güzel anne, sürekli özürlü çocuklar (müslümanlar) doğurmaktadır. bu çocuklardaki özrü göremeyen ya da görmek istemeyenler islama zeval gemesin diye, çocuklarını acımasızca harcamıştır. tabi bunlar aslında savunma refleksinden başka bir şey değildir. müslüman bu bağlamda, islam için kurban edilen insandır. peki, tüm dünyayı müslüman yapacak olan bu özürlü müslümanlar kimdir ? açıkça görülmektedir ki; özellikle tüm dünyada herşeyi ile egemen olan batıya, 1500 yıl geride kalmış arap adetlerini alıştırmak pek mümkün değildir. batı açıkça islamı, çağdışı ilkel bir kabile dini olarak görmektedir. en basitinden nasıl ki; bugün bir zenciyi yolda yakalayıp köle yapmanız mümkün değilse, bu insanların kafasına da türban takamazsınız. gelgelelim islamın tevhid anlayışı, hristiyanların teslis anlayışına bariz bir fark koymaktadır. ancak budizmin nirvanası da islam’ın tevhid anlayışına aynı derinlikte bir fark koymaktadır. zaten budizmin öğretileri ve islamı çorba eden dürzüler ve islami araform olarak bir tasavvuf anlayışı da vardır. “önce düşünce, sonra varlık gelir” diyen budizme darbeyi ise varoluşçu felsefe vurmuştur. ancak varoluşçuluğun felsefe olarak yeri tartışılırken, din olarak vücut bulması ancak avrupai yaşam diyebileceğimiz bir haldir. bu gerçekler üstünedir ki; islam tarihi ve felsefi olarak arenadaki yerini çoktan kaybetmiştir. artık yaşayış olarak insanlığa verebileceği bir şey yoktur. artık felsefi olarak geri bir anlayıştır. tüm dünyaya yayılması ise mümkün değildir. bu arada budizmi iyi bilmeyen cahil halkımıza nirvana tanrı gibi anlatılmıştır. ancak buddha’nın ateistlikle suçlandığı hiç söylenmemiştir. bu durumda ateist bir peygamberin olmayan tanrısı nirvana, sadece bir arayıştır. avrupaya yayılacak yeni bir din olamaz. kutsal kitaplara bakarak hukuk, coğrafya, biyoloji v.s. öğrenme dönemi artık bitmiştir. çünkü bugün artık dinler, eski manaları ile bitmiştir. artık insanlar dinlerini ahlaklarıyla, gelenekleriyle, kültürleriyle bağdaştırırlar. yanlış bile olsa, sadece bir dinin gerekli olduğunu düşünürler. bugünkü mal varlığı ile geçmişte yaşamış bir zengine denk gelen sıradan bir insan, annesini bir seremoni olmadan gömemez. sosyal bir canlı olmanın yarattığı kurumlar, dinin tekelindedir. din işte budur. ancak ritüellerle yaşayan çağdışı, akıldışı, metafiziksel düşünce metaforları silsilesi. bugün herhangi bir toplumun ritüellerinin, tüm dünyaya hakim olacağını düşünmek çok saçmadır.

Sonraki Sayfa »