EVRİM ve BİZ Dr. Andrew Berry



Yaratılış görüşünün Türkiye ve A.B.D.’deki ününden dolayı, bu görüşün kısa bir özeti ile başlayacağım.



Doğal olarak sunumum A.B.D.’de olan olaylar üzerinde yoğunlaşacaktır, fakat benim deneyimlerim bu durumun tüm dünyayı yansıttığı yönündedir.



A.B.D.’deki tarihsel süreçte, yaratılış teşebbüsleri yerel olarak başlamıştır. Örneğin: bazı özel okulların müfredatlarında işlenmeye başlaması körüklenmiş, ve daha sonra ABD yüksek mahkemesi önüne gelinceye kadar yıllarca yasal ortamlarda meydan okunmuştur.



Yaratılışçılar, 70 ve 80’li yıllarda evrim ve yaratılış teorilerine okullarda birbirinin alternatifi olarak “eşit zaman” ayırmak gerektiği üzerine yoğunlaşmışlardı.



Bu durum 1987’de Amerika Yüksek Mahkemesinin, Louisiana mahkemesinin 1981 yılında aldığı yaratılış görüşüne de “eşit zaman” ayrılması kararını bozana kadar devam etti. Yüksek Mahkemenin gerekçesi basit bir gerçeğe dayanıyordu: yaratılış bilimi bir bilim değildir, bir dindir. Ve (Türkiye’nin laik yapısıyla örtüşür şekilde) kilise ve devlet işlerinin A.B.D. kanunlarınca birbirinden ayrılmış olması dinin okullarda öğretilmesini yasaklamaktadır.





Bunun üzerine yaratılışçılar şu hukuki görüşe sarılmışlardır:



“Laiklik bilim eğitiminin veriminin arttırılmasını öngördüğüne” göre, bu ancak evrim ile ilgili “çeşitli bilimsel kuramların” öğretilmesi ile mümkün olur.



Ancak her seferinde bu süreç tekrarlanmaktadır: Yaratılış görüşünü savunanlar geriye dönüp tekrar belli bazı okulların müfredatına girmeye ve yeni teşebbüsler için bazı yerel mahkemelerin uydurma kararlarını kullanmaya teşebbüs etmektedirler ve döngü yeniden başlamaktadır.





Akıllı tasarım, Nuh’un gemisi ve büyük tufan gibi eski basit yaratılış görüşünü terk etmekte ve Michael Behe tarafından savunuculuğu yapılan “indirgenemez karmaşıklık” fikrine odaklanmaktadır.



“İndirgenemez karmaşıklık sistemi öncül sistemlerin sayısız, ardışık, küçük değişikliklerinden oluşturulamaz, çünkü herhangi bir parçası eksik olan bir öncül sistem, tanım gereği işlevsizdir…



Doğal seçilim ancak çalışmakta olan sistemler üzerinde etkili olabileceğinden, doğal seçilimin üstünde oynayabileceği biyolojik sistemin bir anda oluşması gerekir; kademeli olarak oluşamaz.”



(Behe 1996)



Akıllı tasarım; kötü bir felsefe,



kötü bir bilim ve



kötü bir teolojidir.





Kötü bir felsefedir çünkü, göz gibi doğal olayları açıklamaya çalışmak yerine, doğaüstü bir olay olduğunu farz etmektedir. Bu bir bilim değildir.



İndirgenemez karmaşıklık yeni bir fikir değildir. Charles Darwin de gözün indirgenemez karmaşıklığı hakkında endişe duymuştur:



Fakat evrim farklı işlev kazanma (co-option) ile işler.



Araştırmalar göstermektedir ki göz, evrimsel süreç içerisinde birçok kez oluşmuştur. Artık gözün basit bir ışık hassasiyetinden, bugünkü anlamda cisimleri şekillendiren mükemmel bir organa dönüştüğünü anlayabiliyoruz. (Richard Dawkins)



“Gözün farklı uzaklıklara odaklamayı ayarlaması, farklı miktarlardaki ışığı içeri alması ve şekilsel ve renksel sapmaları düzenlemesine yarayan, bütün, taklit edilemez mekanizmasının doğal seçilim ile oluştuğunu söylemek, itiraf ediyorum ki, ileri derecede saçma bir önermedir.”



-Akıllı tasarım, moleküler biyoloji alanındaki yeni bulgular üzerine odaklanmayı tercih etmektedir ve aynı savı öne sürer: organlar doğal seçilimle oluşmak için fazla karmaşıktır ve ara formlar işlevsizdir. Buradaki hatalı çıkış noktası evrimin doğrusal (lineer) olarak ilerlediği varsayımıdır. Oysa ki, evrim temel olarak var olan parçaların arasından yeni birinin gelişmesi ve var olan sisteme katılması (co-optation) ile gerçekleşir; böylece bir amaca hizmet etmek üzere evrimleşmiş bir organ yeni bir amaç kazanmış olur.



541-542 yıllarında yaşanmış olan veba salgınının en yoğun olduğu zamanlarda İstanbul’da her gün 5,000 kişi ölüyordu. Sonuç olarak şehir halkının yaklaşık %40’ı ölmüştür.



-Akıllı tasarımın gözde örneklerinden biri de ileri derecede seçkin bir moleküler makine olan kamçıdır (flagellum).



Akıllı tasarım kamçının işlevlik kazanabilmesi için tüm parçalarının gerekli olduğunu; ara formların değersiz olduğunu ve bu yüzden Darwin’in önerdiği şekilde evrimleşmiş olamayacağını savunur.



Halbuki, moleküler mekanizmalara bakıldığında işlev gören “kısmi” kamçı örneklerine rastlanır:



Hıyarcıklı veba hastalığına yol açan Yersinia pestis bakterisi öldürücü moleküllerini “Tip III Salgı sistemi” yoluyla konukçu hücrelere verirken kamçı proteinlerinin bir alt grubunu kullanır.



Darwinist ve Hristiyan bir bilimadamı olan Ken Miller şöyle yazıyor:

”Tip III Salgı Sistemi” (TTSS) bakteri kamçısı tabanındaki bir avuç dolusu proteini kullanarak işini yapmaktadır. Evrimsel görüş açısıyla bu ilişki pek de şaşırtıcı değildir. Aslında, evrimsel fırsatçılığın, proteinleri karıştırarak ve birleştirerek yeni fonksiyonlar üretmesi beklenir. Fakat indirgenemez karmaşıklık doktrinine göre, böyle bir şey mümkün olamaz. Eğer bakteri kamçısı hakikaten indirgenemez derecede karmaşık ise, o halde 10 veya 15 değil, sadece bir parçayı çıkarmak kalanı “işlevsiz” hale getirecektir. Yine de bu bakteri kamçısının bir çok parçasının yokluğuna rağmen TTSS gerçekten bütünüyle işlevseldir.



Akıllı tasarım, fare kapanı örneklemesini sıklıkla kullanmaktadır:



“Eğer fare kapanının herhangi bir parçası (taban, çekiç, yay, yakalayıcı, ya da tutma kolu) çıkarılırsa, o zaman kapan çalışmaz. Diğer bir deyişle, parçaların hepsi bir araya getirilmediği sürece bu basit kapanın bir fareyi yakalama yeteneği yoktur. Çünkü fare kapanı muhakkak bir kaç parçadan oluşmaktadır; yani indirgenemez bir karmaşıklıktır.“ (Behe, 1996)





Fakat adım adım ve her adımı işlevsel olan bir şekilde çalışır bir fare kapanı geliştirmek kolaydır.



Akıllı tasarım kötü bilimdir. Ayrıca bilim de değildir. Sadece bilimmiş gibi davranan ama tanrıya doğrudan gönderme yapmaktan kaçınan geleneksel yaratılışçılıktır.



Bu durum Dover, Pennsylvania’da yapılan son A.B.D. yaratılışçılık mahkemesinde ortaya çıkmıştır. Konu bir akıllı tasarım ders kitabı; “Pandalar ve İnsanlara Dair” (Of Pandas and People).



Araştırma gösterdi ki, Yüksek Mahkemenin Edwards kararından sonra ders kitabının yapımcıları sadece “yaratılış” kelimelerini metinden çıkarıp yerine “akıllı tasarım” yazarak değiştirmişlerdi.





1986 basımlı Biyoloji ve Yaratılış’ta (Biology and Creation) –kitabın önceki versiyonu– “yaratılış” terimi için yapılmış tanım şöyleydi:



“Yaratılış, çeşitli yaşam formlarının ayırıcı özellikleri ile eksiksiz bir şekilde birdenbire bir akıllı yaratıcı vasıtasıyla yaratılmasıdır; balıklar yüzgeçleri ve pullarıyla birlikte, kuşlar tüyleri, gagaları, ve kanatlarıyla, vs.”



Yüksek Mahkeme’nin Edwards kararıyla yaratılış bilimini öğretimini okulların fen derslerinden çıkarılmasını kurallaştırmasından sonra yazılan Pandalar ve İnsanlara Dair’de (Of Pandas and People) bir değişiklik vardı:



“Akıllı tasarım, çeşitli yaşam formlarının ayırt edici özellikleri ile eksiksiz bir şekilde birdenbire bir akıllı yaratıcı vasıtasıyla yaratılmasıdır; balıklar yüzgeçleri ve pullarıyla birlikte, kuşlar tüyleri, gagaları, ve kanatlarıyla, vs.”





Son olarak, akıllı tasarım kötü teolojidir, klasik bir “Boşlukların Tanrısı” tartışmasıdır ki bunun sayesinde anlamadığımız her şey tanrısala bağlanmaktadır. Bizler buluşlar yaptıkça, boşluklar küçülmektedir.. ve bu durumda Tanrı da.



Protestan teolog Dietrich Bonhoeffer (Naziler tarafından öldürülmüştü) şöyle özetlemektedir:



“Weizsäcker’in kitabı Fiziğin Dünya Görüşü (The World-View of Physics) beni hala çok meşgul etmektedir. Bilgi eksikliğimize karşı Tanrıyı bir geçici önlem olarak kullanmanın ne kadar yanlış olduğunu bana bir kez daha gösterdi. Eğer aslında bilginin sınırları daha ve daha geriye itiliyorsa, o halde Tanrı da onlarla birlikte geriye itiliyordur, ve bu nedenle Tanrı sürekli geriye çekilmektedir.



Tanrıyı bildiklerimiz içinde bulmalıyız, bilmediklerimizin içinde değil; Tanrı bizden kendi varlığını çözülmemiş problemler içinde değil çözülmüş problemler içinde farketmemizi istiyor. Bu Tanrı ile bilimsel bilgi arasındaki ilişkinin esas tarafıdır, ama ayrıca ölüm, acı çekme ve suç gibi daha geniş insancıl problemlerin de esasıdır. Artık bu sorular için bile Tanrının her ne olduğunu hesaba katmayan insancıl cevaplar bulmak mümkündür.



Benim düşünceme göre bilim ile din arasında bir çatışma bulunmamaktadır. İkisi ayrı alanlarda varolmaktalar:



Biri maddesel dünyaya hitap etmekte ve deney ve akıl yürütme yoluyla kendisine erişilebilmektedir. Ötekisi inanç yoluyla tinsel dünyaya hitap etmektedir. Problemler, her bir alan diğerini kavramaya çalışınca meydana çıkmaktadır: Köktendinciler/tutucu dindarlar maddesel alan hakkında inanç üzerine kurulu beyanatlar yapmaktadırlar, ve tutucu bilim adamları (örneğin saldırgan/ateşli ateist Richard Dawkins) ise tinsel alan hakkında akıl yürütme üzerine kurulu beyanatlar yapmaktadırlar.



Türlerin Kökeni’nin bitiş kelimeleri bence evrimleşen doğal dünyaya karşı göstermemiz gereken saygıyı ortaya koymaktadır:



“Böylece, doğanın savaşından, kıtlıktan ve ölümden, kavrayabileceğimiz en yüce nesne yani gelişmiş hayvanlar oluşmaktadır. Başlangıçta birtakım güçlerinin birkaç ya da bir forma dönüştüğü bu yaşam görüşünde bir ihtişam vardı. Bu gezegen sabit yerçekimi yasalarına göre dönmekte iken öylesine basit bir başlangıçtan en güzel ve en harika formlar evrimleşti ve evrimleşmekte…”





Darwinizimi Uygulamak: Değişerek Kalıtım



Darwinin teorisinin iki bileşeni vardır: değişerek kalıtım ve bu kalıtımı yönlendiren mekanizma olan doğal seçilim. Bu konuları iki ayrı kategori olarak değerlendireceğim.



Biyolojideki hiçbir şey evrimin ışığı altında olmadıkça anlamlı değildir. (Dobzhansky)



Değişerek kalıtım, canlıların mükemmel bir şekilde tasarlanmadığını, aksine, sadece atasal formların üzerine inşa edilebilecek en iyi çözümler olduğunu gösterir. Neticede, pandanın başparmağı’nda görüldüğü gibi, atasal olarak ayı pençesinden değişerek oluşmuş olan ve pandanın besini olan bambunun kabuğunu soymak için kullandığı başparmağı, değil mükemmel olmak, tam tersine ‘uyduruktan’ bir başparmaktır (bu başparmak esasında bilek kemiğinin değişime uğramasıyla ortaya çıkmıştır).





Pandanın başparmağı gibi biz de, sürdürdüğümüz yaşam biçimine en uygun şekilde tasarlanmış falan değiliz. Tam olarak, biz, bilekleri üzerinde yürüyen atalarımızdan değişe gelmişizdir. İki ayak üzerinde yürümenin başlangıcı, anatomimizin baştan sona yeni bir hal almasını içeren bir süreç olmuştur. Gerçekten de, aslında değişime uğramış bir dört ayaklı olduğumuz göz önüne getirilirse, iki ayaklı hale gelmenin ortaya çıkardığı bir dizi anatomik problem hiç de şaşırtıcı değildir. Kronik sırt, bel ve diz ağrıları çeken bizler bunun en iyi kanıtlarıyız.





Apandisimiz, vücudumuzda önceleri işe yaramış olan bir organın bugün hala taşıdığımız kalıntısıdır ve hiçbir rahatsızlık yaratmadan hayatımızın en başında vücudumuzdan çıkartılabilir. Otçul akrabalarımızda apandis, bitkilerin sert kısımlarının sindirilmesini sağlayan önemli bir işleve sahiptir. Apandisi (çok küçülmüş bir halde) hala vücudumuzda taşıyor olmamızın tek nedeni, zamanında apandisi çok kritik işlevler gören bir atadan geliyor olmamızdır.



Bir anatomist zamanında çok iyi bir gözlemle, apandisin görünen tek işlevinin cerrahlara para kazandırması olduğunu belirtmiştir.





İnsan toplumlarının genetik farklılıkları üzerine yapılan çalışmalar, türümüzün ve alt gruplarının kökenini daha iyi anlamamızı sağlamıştır.



Türümüz görece yakın bir geçmişte –yaklaşık 150,000 yıl önce– Afrika’da ortaya çıkmış ve bunu takiben (yaklaşık 80,000 yıl önce) gezegenin geri kalanına yayılmıştır.



Bugün biliyoruz ki, tarih öncesi çağlarda asıl yer değiştirenler [toplumları harmanlayanlar] esas olarak erkekler değil kadınlar olmuştur.



Türümüzün çok yakın bir geçmişte ortaya çıkmış olması nedeniyle, görece az genetik çeşitliliğe sahibiz, ve bu çeşitlilik şaşırtıcı bir biçimde ırklar arasında eşit olarak dağılmış durumdadır. Değişerek kalıtım, bize ırkçılığın hiçbir bilimsel dayanağı olmadığını da göstermektedir.





Değişerek Kalıtım: Diğer türler



Hastalıklar





AIDS salgını hergün 8.500 kişiyi öldürmekte.



Filogenetik çözümlemeler AIDS virüsünün nereden geldiğini belirlememize olanak veriyor. Bazı primat türleri AIDS’e neden olan HIV virüsünün yakın akrabası olan başka virüsleri taşımakta ancak bunlardan kaynaklanan hiçbir hastalık belirtisi göstermemektedirler. Ve bu primatların böylesi bir bağışıklığa nasıl sahip oldukları araştırılarak insanlar için AIDS terapileri geliştirilebilir.





Salgın hastalığın dinamiklerini anlayabilmek ve böylece gelecekteki seyrini tahmin edebilmek için HIV virüsünün insan toplumlarında ilk ortaya çıktığı zamanı belirlememiz gerekmektedir. Ve yine bu da, filogenetik araştırmalar ile mümkün olabilir.



Hastalıkların çözümlenmelerinde filogenetik bilgi çok işe yarar çünkü yakın akraba olan hastalık yapıcılar (virüs gibi) genelde benzer davranışlar gösterirler. Dolayısıyla Marburg Gribi ve Ebola arasındaki ilişki sağlık otoritelerinin Marburg Gribine karşı geliştirdikleri yöntemleri Ebolaya karşı da kullanabilmelerini sağlamıştır.





Koruma



Canlıların kitlesel yokoluş dönemlerinin sıklığını belirli bir şemaya oturtmak için çalışmalar devam ediyor. Yeryüzündeki yaşam, periyodik olarak görülen kitlesel yokoluşlarla sekteye uğramıştır. Dinozorların yokolmasına sebep olan da bu kitlesel yokoluşlardan bir tanesiydi. Çarpıcı olan şey, geçmişe bakıldığında, günümüzdeki yokoluşların –kirlilik, yaşam alanı tahribatı vb. nedenlerle– altıncı kitlesel yokoluşu hazırlamakta olduğudur. Sadece fosil kayıtlarına bile bir göz atarak, çevreye verdiğimiz zararın boyutları hakkında kesin bir fikir edinebiliriz.



Zor kararlar vermek.



Pratikte, korumaya gücümüzün yetebileceği ve yetemeyeceği şeylerin neler olduğuna karar vermemiz gerekir. İdeal olarak ise, yeryüzündeki bütün doğal alanları korumak isteriz ama bu uygulanabilir bir çözüm değildir. Dolayısıyla bazı tercihler yapmamız gerekir. Yağmur ormanının bu bölgesini mi koruyalım yoksa şu bölgesini mi? Bu kararları nasıl veririz? Ölçütlerden biri, bir bölgedeki türlerin filogenetik olarak ne derece farklı olduklarıdır. Örneğin, Yeni Zelanda’da yaşayan Tuatara, Dinozorlar zamanında ortaya çıkmış ve gelişmiş olan ve bir zamanlar zengin çeşitliliğe sahip bir gruptan geriye kalan son türdür. Yani geçmişle bugünü birleştiren son bağdır. Bunu filogenetik çözümlemelerden biliyoruz. Öyleyse, bunu bilen ve gözeten bir koruma yaklaşımı, günümüzde yaşamakta olan birçok yakın akraba türü olan diğer herhangi bir sürüngen türündense tuatarayı öncelikli olarak korumayı hedefler.



Darwinizmi Uygulamak: Doğal Seçilim



Sorunları Çözmek için Doğal Seçilimi Kullanmak



“Genetik algoritma” olarak isimlendirilen hesaplama yöntemleri, algoritmik verimliliği geliştirmek amacıyla bir “doğal seçilim” süreci kullanır. Algoritma, rastgele bir şekilde değiştirilir (mutasyona uğratılır) ve sonra verimlilik için test edilir. En verimli olanlar bir sonraki seçilim sürecinde kullanılır.



Doğal seçilim, benzer bir şekilde, biyoteknoloji endüstrisi tarafından ürünleri geliştirmek için de kullanılır:



Bugün, varolan bir proteinin amino asit diziliminde küçük değişiklikler yapabiliriz. Buradaki zorluk, dizinin içindeki tek bir noktanın bile değiştirilmesinin proteinin özellikleri üzerinde yapacağı olası etkilerdir. Çözüm olarak, doğanın örneğine geri dönebiliriz: Yönlendirilmiş moleküler evrim adlı yöntem, etkin bir şekilde doğal seçilimi taklit eder.



Doğal seçilimde, mutasyonlar yeni değişkenler rastgele bir şekilde üretilir ve sonra bireyler arası rekabet ile ayıklanır; başarılı –daha iyi uyarlanmış– değişkenlerin yaşama ve bir sonraki nesile katkıda bulunma ihtimali daha çoktur.



Bu süreci, yönlendirilmiş moleküler evrim, bir test tübü içinde gerçekleştirir; bir proteinin bir genine biyokimyasal yöntemlerle rastgele mutasyonlar yerleştirildikten sonra yeni dizilimler meydana getirmek için genetik rekombinasyonu taklit edebiliriz. Meydana gelen yeni proteinler arasından sistemimiz belirtilen koşullar altında en iyi başarıyı gösterenleri seçer. Bu döngü, her seferinde “başarılı” moleküllerin bir önceki döngüden bir sonrakine devredeceği şekilde, birçok kere tekrar edilir.



Yönlendirilmiş moleküler evrimin nasıl işlediğine dair güzel bir örnek bulmak adına, çamaşırhaneden öteye bakmaya gerek yok. Burada, beyazların arasına yanlışlıkla bir tane renkli girse facia olur: o kırmızı tişörtten illa ki biraz boya akar ve siz farketmeden evinizdeki bütün çarşaflar soluk pembe olur. Bir mantar tarafından doğal olarak üretilen bir peroksidaz enziminin giysilerden akmış boyaların renklerini yoketme özelliği vardır. Ancak, asıl sorun bu enzimin çamaşır makinasındaki sıcak sabunlu ortamda işlevini yerine getirememesidir. Fakat, yönlendirilmiş moleküler evrim aracılığıyla enzimin bu gibi koşullarla başedebilme yetisini artırmak mümkün olmuştur. Ve böylesi faydalı “evrimler” çok da uzun sürmemektedir:



Doğal seçilim asırlar sürer, oysa test tüpü içindeki yönlendirilmiş moleküler evrim aynı işi sadece saatler veya günler içinde yapar.





Doğal Seçilim: Düşmanlarımızla Başetmek



Bir kez daha, HIV vahim bir örnek teşkil etmektedir. Virüsün yaşam döngüsü için önemli olan Geri (Reverse) Transkripsiyon sürecine engel olan AZT isimli ilaç başlangıçta başarılıydı. Ancak virüs popülasyonları hızlıca evrilerek direnç geliştirdi.



Bu nedenle, üç değişik HIV-önleyici (inhibiting) ilaçtan oluşan bir karışım ile evrimsel-yaklaşımlı (evolutionarily-informed) bir terapi seçeneği geliştirilmiştir. Günümüzde, tek bir mutasyon –AZT örneğinde ki gibi– virüslerin yaşamlarını sürdürmelerini garantilemeye yetmez; daha doğrusu, virüslerin evrilerek direnç geliştirebilmeleri için üç değişik mutasyonun –herhangi mutasyonlar değil, sadece doğru olanlar– aynı virüsün içinde gerçekleşmesi gerekmektedir. Esasen, bu mutasyonların herhangi birinin gerçekleşebilmesinin olasılığının düşüklüğü ışığında, herbirinin hep birden gerçekleşebilmesinin birleşik olasılığı son derece azdır.



Bizim denetleme araçlarımıza karşı direnç geliştirme bütün düşmanlarımızın özelliğidir: sivrisinekler ve insektisitler; sıçanlar ve zehirler; sıtma ve chloroquin; patojenik bakteriler ve antibiyotikler.



Çoğu zaman direnç geliştirmenin bir maliyeti vardır. Yani, seçici bir etkenin yokluğunda dirençsiz türler dirençli olanlardan daha iyi başeder. Bu durum, “akıllı” olanları denetleme taktikleri tasarlanmasına fırsat tanır. “Bütünleştirilmiş Zararlı Yönetimi” buna örnektir. Bu yöntemle, düzensiz ve bölgesel denetleme direnç seviyelerinin çok yükselmesini engeller ve uygulama yapılmayan dönemlerde direncin –daha ‘iyi’ olan dirençsiz türlerin lehine– azalmasını sağlar.



Veriler açık bir şekilde göstermektedir ki, antibiyotiklerin aşırı kullanımı patojenik bakterilerin bu değerli savunma sistemlerine karşı evrilerek direnç geliştirmelerine destek olmaktadır. Antibiyotiklerin sınırlandırılmış ve uygun bir şekilde kullanımı, doğal seçilimin hastalıklara karşı olan en güçlü müttefikimizi yok etmesine engel olmanın tek yoludur.



http://www.odtutv.metu.edu.tr/slayts/A_Berry_TR.ppt

Reklamlar