`laurel ile hardy` gibi muhteşem ikililerdendirler ama türkiye’de “mevkiler” sayısala, “sorumluluklar” hayırlı işlere benzerler. aslında dikkatli bakınca dünyada mevkiler yoktur, sadece sorumluluklar vardır. gelgelelim genelde sorumlulukların derecesi mevkileri belirler. mevkilerin içleri, büyüklüklerine göre kişileri tatmin etmeyi amaçlayan şeylerle doludur. bazen birini görürsünüz; bazen bayraklı büyük bir masada, bazen tv’de, bazen işte görürsünüz. onları görünce onlarda bir gariplik hissedersiniz. kişiye karşı “itici-belirsiz bir his” hissedersiniz de adını koyamazsınız. mesela bazen, evinize tamirata gelen bir kalfanın “kontrol kalemi var mı ?” diye sormasından hissedersiniz. bazen turizm bakanını görünce hissedersiniz. bir olay, birkaç polisle görüşmeme sebep olmuştu. daha önce de (nedense hep mağdur olarak) polislerle görüşmüştüm. !:şahsen ben polislerin, dedikodu yapmaktan öteye bir faliyetlerini görebilmiş değilim! şurada iki evi soymuşlar, şurada üç kişiyi kestiler, şurada birine tecavüz etmişler. nedense mahallenin dedikoducu-hapis-kocakarıları gibi anlatır dururlar. anlatırken en ufak bir rahatsızlık duymazlar. artık kanıksamışlardır. hayatım boyunca türkiye’deki devlet görevlilerinin davranışlarında bir acaiplik hissettim. aynı bizim dedikoducu polisler gibi yani. bunlar nasıl ki olaylara karşı en ufak bir sorumluluk duymuyorsa, devlet memurları da öyledir. yani bu genel bir hastalık olmuş sanki. bazen bakıyorum, tv’de biri mevkisinden memnun ancak bir eksikliği var sanki. sorumluluğunu almayacağı bir şeyler yapıyor, anlatıyor, konuşuyor, söylüyor. bu hiç bitmiyor. ne zaman kafamı kaldırsam bu insanlardan görür oldum. acaba bizler sorumluluğunu taşıyamadığımız hayatları mı yaşıyoruz ? böyle der oldum artık. yani yalandan bir hayattayız sanki. hani biri var aslında, polis olması gereken biri. biz onun yerine bir şekilde bu işe kapağı atmışız. işte o kişi bitmiş-ölmüş-gitmiş yani. ondan geriye kuru bir “özgüven görüntüsü” kalmış duruşumuzda. hani biz bizim olmayan bir hayatı yaşıyormuşuz gibi. acaba polislerin dediği gibi “hırsızlar hep uzaktaki çöpe” mi atarlar cüzdanları ? yoksa aramaya mı eriniyorlar ? yani konuya o kadar hakimler mi cidden ? yani yakındaki çöplere bakmak gerçekten zaman kaybı mı ? yani bize polismiş gibi hissetirmeye mi çalışıyorlar ? yoksa polisler mi ? yani yaşıyormuş gibi hissettiriyor hayatlarımız. acaba ülkenin yönetimi gibi çok önemli işleri, neden iğrenç ötesi kurumlar olan “siyasi partiler” üstleniyor ? köpeğimizi işetmeye yollamayacağımız adamlara ülkeyi teslim edip, sonra da ben apolitiğim demek ne kadar haklı olabilir ? acaba hükümete rica etsek, herşeyi fütursuzca özelleştirirken, bu sorumsuz hayatlarımızı da bir bilene devredebilirler mi ? acaba insan doğmaktan öteye gidebildik mi ? ben mevki olarak şoför arkası isteyenlerin, “yolculuklarda uyumayan” insanlar olduğunu sanırdım. anlaşılan orayı herkes istiyor ama çoğu şoförden önce uyuyor. pardon mevki yoktu değil mi ? herşey sorumluluktu !

Reklamlar