Masumiyeti kaybetmek Cumartesi, Haz 17 2006 

Neden İnsan, sadece çocukken masum görülür ? İnsan cinsel olgunluğuna doğru giderken neleri sırtlanır ? Kökeni dinlerden gelen ahlak, dinlerin kökenindeki binlerce yıllık insan topluluklarının bilgi, davranış ve birikimlerinin yoğrulmasıyla ile oluşur. Arkanıza yaslanın ve bir düşünün, bizi biz yapan süreçler ne kadar da çetrefilliydi. Geçmişe dayananan bir kültür her yerimizi nasıl da sarmış ? Bence her nesil geçmiş ve gelecek arasında sıkışmıştır. İnsan yaşayışına şekil verirken (ister bağnazlıkla, ister açık fikirlilikle) geçmişten alacağı çokça ders vardır. İnsan ihtiyaçlarının, arzularının, arayışlarının, korkularının, bulduklarının, inkar ettiklerinin, sevinçlerinin, dramlarının, yanlışlarının, doğrularının v.s. gelecek nesillere aktarılması ile medeni olmuştur. Ne aşkı biz keşfettik ne de uzayı. Bizi biz yapan şeyler sandığımızdan daha derindir. Binlerce yıldır süren ve hiç bitmeyecek bir inşaatın neresinde olduğumuzu dahi bilmiyorum. Gelin görün ki şunu çok net görüyorum; insan sürekli msumiyetinden bir şeyler kaybediyor. Bu yüzlerin ve kimliklerin olmadığı özgür internet platformu da bunun en güzel örneği. İnsan birey olma yolunda ilerlerken, doğruya doğru-yanlışa yanlış demekten kaçınıyor. İnsan inkar edilemez gerçekleri kendi dogmalarına tercih eder oluyor. İnsan ahlağını ve dürüstlüğünü sürekli kaybederek nereye varacaktır ? Hepimiz masum birer çocukken öğrendiklerimizi ilerde ispatlama gereği görüyoruz. Bu ispatlar genellikle akıl temelinde ve şüpheyle yapılmış araştırmalardan çok, bir tartışmada taraf olma açısından anlam kazanıyor. Hala liselerde “`münazara`lar” var mı bilmiyorum. Ne kadar da yanlış bir eğitim sistemimiz vardı. Hatırlarım, bize bir münazara konusu verilir ve tarafların inanmasalar bile bunu savunması istenirdi. İtiraf edeyim bu münazaralardan benim grubum galip, ben de hep birinci çıkmıştım. Hiç unutmam bir münazarada beni şunu savunmaya zorlamışlardı: kalkınma köyden başlamalıdır. Evet bunu da kazanmıştık. Ben Roma dönemindeki kıtlıklara dayanarak, şehirlerin zayıflıklarına saldırmıştım. Ne kadar da kolay düşmüştü şehirler. Medeniyetin beşikleri, “bir lise çocuğunun elinde birer kumdan kaleye dönüşürken” bu saçmalığı herkes alkışlıyordu. Artık, zaferler beni ilgilendirmiyor, artık sırf kazanmak için tartışmıyorum. Artık, gerçekten birilerini dinliyorum, dinlermiş gibi yaparak sıra beklemiyorum. Artık, çocukken yalanlara kaptırdığım masumiyetimi, geri almanın sevinciyle yaşıyorum. Bir yalanı sırf taraf olmak uğruna savunmuyorum. Masumiyetimi ahlağa değil bilgime, düşüncelerimi dogmaya değil tarihe, davranışlarımı geçmişe değil gelecekle senteze göre ayarlamaya çalışıyorum. Masumiyet bizim en değerli hazinemizdir, onu doğruluğuna inanmadığımız bir şey için harcayamayız. Yavaş yavaş eritip yok ettiğiz masumiyetimizi kaybettiğimizde, kendimizi de kaybetmiş olacağız.

Türk toplum ahlağı Cumartesi, Haz 17 2006 

Ne yazık ki; acınası bir ahlak anlayışıdır. Çok kısa bir sürece önce, bir yetimhanedeki onlarca çocuğa tecavüz edildiği tüm medyayı meşgul etmişti. Araştırma derinleştirildikçe etrafta bu işe bulaşmamış adam bulmakta zorlanan polis ve jandarma güçleri, bir anda dolan dosyalardan bunalan adliyeler; sanıkların çoğunun devlet memuru olmasına da dayanarak, sanıkları tutuksuz yargılanmak üzere salıvermişti. İşte hikayemiz tam da burada başlamaktadır. `Normal bir toplum`da, en azından dava sonuçlanana kadar dışlanması gereken bu insanlar, tam aksine kahvede okey oynamaktadır. Olayı araştıran bir gazeteci tesadüfen sanığın kahvede olduğunu öğrenir, pek inanmasa da gidip bir bakmak ister. Sanığı görünce hemen bir röportaj yapmaya karar verir. Olaylarla ilgili bir kaç soru sorması kahvedekiler tarafından hoş karşılanmaz ve gitmesi istenir. http://www.sabah.com.tr/2005/02/01/gnd96.html Bu olayda yargılama süreci hala sürse de, toplumsal olarak büyük bir ahlaksızlık batağında olduğumuzun en güzel örneklerinden biridir. Aynı şekilde bir `adnan oktar` gerçeğimiz vardır. Bu insan ülkedeki en ahlaksız adam olmaya adaydır. Mahkemede kurduğu tarikattaki mankenleri zenginlere pazarlamaktan mahkum edilmiş, cezası infaz edilmiştir. Gelin görün ki, toplumun vicdanında kendisi koskoca harun yahya’dır. Bazılarımız bunları bir tesadüf zannedebilir. Bazılarımız ise en ahlaksızların en yukarlarda olduğunu fark edebilir. Biz, Seda Sayan’ın yeni bir çocukla aşk yaşamasını doğal bulurken, aynı sebepten yan komşumuzu apartmandan attırırız. Biz, kendi çocuklarının penisinden et kesen bir toplumuz. Biz, öldükten sonra `vadedilmiş seks köleleri`ni hayal eden insanların toplumuyuz. Biz, kendi kardeşini, annesini bir dedikodu için öldüren küçük erkek kardeşlerin toplumuyuz. Biz, kadınlarına ancak kafasını gözünü sarınca hürmet eden insanların toplumuyuz. Biz, bin yılların yanlışını bünyesinde bir zehir gibi taşıyan, durmadan öksüren öksüren ama o balgamı çıkaramayan insanların toplumuyuz. Biz, kendi çamaşırını, bulaşığını yani kendi pisliğini temizlemeyi öğretmediğimiz erkeklerin toplumuyuz. Biz, kahve alışkanlığı olmayan karısıyla, çocuğuyla vakit geçiren erkeklere; kötü gözle bakan insanların toplumuyuz. Biz, bizi eleştirenlerden nefret eden, okey taşlarındaki sırrı hala çözememiş insanların toplumuyuz. Biz, ahlağımızı doğrulardan iyilerden değil, işimize gelenlerden alan insanların toplumuyuz. Biz, onlarca çocuğa tecavüz edip insan içine çıkmaya utanılmayan tek toplumuz. Öyleki 2001 yılında bir tarikat ilkokulunda (Nakşibendilerin Hidayet Vakfı) çocuklara tecavüz olayları yaşanıyor. Bunlar filme çekilip internetten sapıklara satılıyor. Üstüne üstlük onlarca kez ihbar edilmesine rağmen polis bile ilgilenmiyor. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=25038 Biz, niye böyleyiz derseniz şunu söyliyim; `Pedro almodovar`’ın `la mala educacion` adlı filminin olması ile olmaması gibi. Yani bir pederin kiliseye gelen çocuklara tecavüzünü ve sonuçlarını anlatabilmek ile anlatamamaktadır olay. Biz, tecavüze açık bir ahlağa sahibiz. Konuşmuyor konuşturmuyoruz. Biz, yanlışlarını görmezden gelen ve doğal olarak da düzeltemeyen, hatta yanlışlarını gizleyerek dolaşan insanların toplumuyuz.

Fakirlere yardım geleneğimiz Cumartesi, Haz 17 2006 

Toplumun ne kadar ince ne kadar hassas olduğunu, toplumun baskın dininin bu tür ibadetler barındırmasının ne kadar da hoş olduğunu gösteren bir durumdur !?! Bunların dışında gösterdiği başka şeyler vardı ki, ben onlardan bahsedeceğim. Devlet yapısı içerisindeki yardım amaçlı fonları bir düşünelim. Devlet yapısındaki yardım amaçlı kurumları bir düşünelim. Sosyal devlet olmaktan zorla uzaklaştırılmış bu devlet, acaba isteneni veremiyor mu ? Acaba bu devletten yeşil kart alması gereken 1,5 milyon insan varken, nasıl oluyorda yeşil kartlı 13 milyon kişi oluyor ? Bunlar gibi işleyişe (aksayışa) zilyonlarca devlete ilişkin soru vardır. Bunların dışında yabancıların `ngo` dedikleri devlet dışı organizasyonlar, sivil toplum kuruluşları, vakıflar, imarethaneler, şunlar, bunlar acaba bunlar isteneni veremiyor mu ? Bu durumda hem devlet dışı hem devlet içi kurumlarda, fonlarda yetersizlik mi var ? Peki ya nasıl bir din, yeryüzünde sürekli bir fakirlik olacağını öngörüyor ? Nasıl bir din, toplumsal yaşama dair ibadetlerini “muhakkak toplumda yardıma muhtaç insan olacaktır” zihniyetiyle düzenliyor ? Biz kendi yarattığımız kültürümüzde, ahlağımızda, anlayışımızda, bakışımızda sürekli fakirlik, sürekli fakir insanlar olacağını öngörürsek ancak o zaman fakirlere yardım edebiliriz. Biz ancak fakir yaratırsak fakirlere yardım ederiz. `Tsunami faciası`nda muhtaçlara yardım geleneği çok derin olan türk toplumu, özellikle zenginleri başbakanın zorlamalarıyla bile sınıfta kalmıştır. Hem de `açe`’ye ki orayla bağımız yüzyıllara dayanır, oraya bile yardımda sınıfta kaldık. Uyduruk (bizim 20’de birimiz olan) avrupa devletleri bile bizi kat be kat, katladı. Hele hele arap toplumları, o zengin arap toplumları nasıl bir mentaliteye sahip olduklarını tüm evrene haykırdılar. Biz krizlerde paramızın değerini korumaya çalışırken biri şöyle demişti; “olay paranın değeri olsaydı arap ülkeleri en ileri ülke olurdu”. Onlar bizim bile onlarca kat altımızda kaldılar. Israrla görmezden geliyoruz ama biz hep fakirlere, muhtaçlara yardımda sınıfta kalmış bir toplumuz. `Dilenciler toplum ruhunun orospularıdır`. Biz gerçekten yapmamız gerekenleri yapmıyarak çoğu yalancı da olsa dilenciler yaratıyoruz. Sonra bu dilencilere gene yalandan yardım ederek, ruhumuzu tatmin ediyoruz, rahatlıyoruz. Oysa bir sivil toplum kuruluşuna, önemli bir organizasyona gerçekten ama gerçekten gidip bir işin ucundan tutmuyoruz. Biz aslında ancak kendi ruhumuza mastürbasyon yapmak için dilencilere para veriyoruz. Biz fakirlikten rahatsız olsaydık, siyasi tercihleri en sağa kaymış avrupa toplumu olmazdık. Avrupalılar oturmuş devlet ve devlet dışı organizasyonlarla, sosyal hizmet anlayışlarıyla toplum olarak kapılarına gelen bir dilenciyi anlayamıyor ve polis çağırıyor olabilir. Ne yazık ki biz bu saydıklarımdan ötürü o yardıma muhtaç insanı çok iyi anlıyoruz ve yardım ediyoruz. Daha da yazıktır ki biz bununla övünüyoruz. Övündüğümüz fakirlere yardım geleneğimiz, evrensel ölçütlerde bir fiyaskodur.

Yazar ? Cumartesi, Haz 17 2006 

Yazar, yazan kişidir. Açık tarifi ise ne yazdığına bağlı olarak değişme gösterecektir. Yazmadan yazar olunmaz efendim. Yani yazar olmak için bolca yazmak, bolca okumak gerekir. Yazar, okuyan kişidir. Aynı öğrenmekte olduğu gibi yazmakta da okumak çok önemlidir. Toplumuzun okuma alışkanlığının zayıf olduğu hep söylenir, böylece serzenilir. Toplumumuz belki okumakta İran’dan geridir ama yazmakta değildir. Çünkü toplumumuz cendereyle sıkıştırılmış bir toplum değildir. Tek aktivitenin evde oturmak olduğu bir ülkeyle kıyas kaldıramayız. Okumak için gereken şartları bolca barındırmakla, “acaba konsere mi gitsem yoksa şu kitabı mı bitirsem” arasında çok fark vardır. Yazar, dikkat eden kişidir. Yapılan son istatistiklere göre yeni yetişen kuşak, eski kuşaklara göre okuma ve yazma alışkanlığı en gelişmiş kuşaktır. Bunda internetin de çok önemli bir yeri vardır. Dilbilgisi kurallarını gençlere zorla öğretmek yerine bolca yazı yazdırarak, neden dahi anlamına gelen”de”lerin ayrı olduğunu anlamaları sağlanmalıdır. Bir cümle kurarken; okuyucunun nerelerde takılabileceği, oluşabilecek anlam kaymaları, akıcılık gibi dikkat edilecek bir çok hususu ancak yazarak fark etmek mümkündür. Bunların dışında yazım üslupları da çok önemlidir. Türkçeyi iyi kullanmış yazarları okumak ve dilin ezgisine de dikkat etmek gerekir. Yazar, söyleyecek sözü olan kişidir. Yazmak çoğu yazar için sadece bir araçtır. Bir yazarın amacı söyleyecek sözlerinin çokluğuyla orantılıdır. Yazdığı yazının içeriğine, yazdığı yere, zamana daha bir çok parametreye göre değişse de, yazar muhakkak kendisinden bir şeyler aktarmaktadır. Gerçek yazar, bu işten para kazanan kişidir. Profesyonellik, nasıl ki bir futbolcunun bacağına dikkat etmesini gerektiriyorsa, gerçek bir yazar da, aynen öyledir. Gerçek yazarlar her yere yazı yazmazlar. Yazıları kıymetli birer eserdir. Yazar, bir sanatçıdır. Edebiyat şüphesiz ki, bir sanattır. Her sanat eseri gibi her yazı da eşsiz olmalıdır. Yazar, aslında bir filologtur. Kişi yazdığı dile hakim olmalıdır. İnsan iyi bilmediği bir dilde yazı da yazamaz. Dil yaşayan bir şeydir. Bir halkın tek gerçek hazinesi dilidir. Yazar, bir mücevherdir. Yazdıkları ile dile ve dolayısıyla o halka, bir şeyler katabilen kişidir. Yazar da bir gün ölecek ama bıraktığı eserler, kuşaklar boyunca yaşayacaktır. Yazar, insandır.

Yetenek Üstüne Cumartesi, Haz 17 2006 

birçok deneyde olmadığı ispat edilmiş, buna rağmen birçok misitik anlam yüklenmiş özelliktir. ünlü deneylerden birinde yeteneksiz olduğu söylenen bir piyansit ile yetenekli olduğu söylenen başka bir piyanistin karşılaştırılması yapılmıştır. deney sonucunda yetenekli olduğu söylenen piyanistin tek farkı; notalara daha az bakması olarak çıkmıştır. kişinin herhangi bir konaya uyum göstermesi ve bazı yatkınlıklarının doğuştan gelmesi mümkündür. insanın yaşamında genetik potansiyelinin üstüne çıkabilmesi için en önemli etken çevredir. konsantrasyon ve “a dan c ye giden yolda b ye ihtiyaç duymamak” ise konumuzun içindedir. terminolojik olarak genotip ile fenotip’in farkı gibi yatkınlık ile “yetenekli olmak” arasında fark vardır. yeteneğe anlamının dışında yüklenmiş mistik manaları, kadın programlarındaki sanatçı tiplemelerinde görmek mümkündür. bir tür pop kültür sakızıdır, yetenek. kendisini sistematik bir analize tabi tutmamış kişi, davranışlarının temeline inmekten uzaktır. açıklanamayanları başka bir bilinmeyene bağlayarak açıklamak, bir tür düşünsel hastalıktır. canlının çevreye uyumu ve adaptasyonunun altında milyar yıllık süreçler vardır. yüksek değişme kapasitesi, canlılığın temelindeki sıçrama noktalarının bir sonucudur !:eşeyli üreme çok hücrelilik cinsiyetlere ayrılmak mitokondri v.s.! . kişinin herhangi bir konuya duyduğu ilginin altında, bir çok şey olabilir. bunlar ayrıntılı analizlerle sebep-sonuç, ilişkileri ile açıklanmalıdır. yoksa nolduğu bilinmeyen bir şey olarak yetenek, en fazla sakız olarak çağımızdaki mistik yerini alacaktır.

Akarsu Cumartesi, Haz 17 2006 

Etrafında medeniyet kurulan tatlı su akıntılarıdır. Belki de şehrin ortasından güzel geçen sudur. Bir ortaçağ hikayesinde şöyle geçer. “Adamın biri kentin ortasından akan ırmağa bakar ve ‘İşte rabbimin kudreti; ırmağı hiçbir ev zarar görmeyecek şekilde şehrin tam ortasından geçirmiş’ der…”. Sanırım bu insanlar ilerde, İstanbul’un akarsu yataklarına gecekondu yaparak, sellerdeki ölümlere neden olmuştur. İnsanların tarımı bulması ilk ortak su kanallarını yapmasını sağlamıştır. `Server Tanilli`’ye göre bu ilk mülkiyetçiliğin çıkışıdır. Mülkiyetçilik ve kadını sahiplenmenin başlaması ile anaerkil toplumdan ataerkil topluma geçişte akarsular sayesinde olmuştur. Bana göre ticareti geliştiren önemli bir etmen olmuştur. İnsan tarımı bulmasaydı asla bugünkü nüfusuna ulaşamazdı. Bir hesaba göre tarımsız insan nüfusu, ancak yirmi milyon civarında kalacaktır. Doğal bir bariyerdir akarsu, hele ki nehirler. Örneğin; eskiden bir kavimin, bir ordunun hareketini en çok nehirler sınırlarmış. Hatta ikinci viyana kuşatması için götürülen ağır toplar bataklıklara saplanıp kalmıştır. Akarsular etraflarına şehirler kurulmasını sağlamıştır. `Sanitasyon` tekniklerinin gelişmediği dönemlerde, bu temiz su için `elzem`dir. `Şafii`lik’de yanılmıyorsam akarsudan abdest alınmaz. Bu mezhepte abdest ancak durgun suda alınır. Nedenini bilmesem de akarsulara karşı bildiğim ender ters yaklaşımlardandır. Üzerlerine barajlar kurularak elektirik üretilir. Baraj gölleri sayesinde devasa yapay göllerimiz olur. Bu göllere değişik balıklar salınarak, doğal bir çevre yaratılmaya çalışılır. İnsanlar özellikle küçük çocuklar, bu sularda yazın çokça boğulur. Bir tür özensizlik, bir tür şanssızlık belki de eleminasyon yapar. Sonuçta istisanlar hariç, biz boğulmayanların çocuklarıyız. Akarsular dünyanın soğuması sürecinde önemli yer tutmuştur. Dünya sürekli yağmurlarla yıkanmıştır. Bu sular akarsuları oluşturur. Bu döngü bitkilerin adaptasyonu için önemlidir. Bitkileri yiyen hayvanlar ve hayvanları yiyenler derken tüm canlılığa şekil verir. Denizlere sürekli (yaklaşık 4 milyar yıldır) tuz taşırlar. Denizlerdeki tuzluluğun sebebidirler. Aktıkları toprağı aşındırırlar, şekil verirler. Yer altından akanları da vardır. `Yeraltı suları` olarak bilinir, ülkemizde de bolca bulunurlar. İçinde yunusların yaşadığı `Amazon` nehri, medeniyetin anası `Nil` nehri, Çin’de üzerine yimi dört milyar dolarlık, `Üç Boğaz Barajı` yapılan ve tersine akıtılacak olan `Yangçe` nehri hepsi birer akarsudur.

Vahdettin Cumartesi, Haz 17 2006 

Öncelikle Türkiye’nin hükümdarı halkıdır. Öyle pazarda egemenlik dağıtmıyorlar. Türk halkından egemenliği kimse alamaz. Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım. Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım. İsteyenin yırtılacak yerleri gene de yırtılır. Varsa yeryüzünde gökyüzünde böyle bir güç, gelsin alsın. Biz mi tutuyoruz ? Vahdettin haindir, soysuzdur. Hain’e hain değildir diyen bir bunak, kendi hainliğini örtmeye çalışmaktadır. Bazı Osmanlıyı bilmeyenler var. Cehaletlerinden; kılıç kalkanla ülke fethedilir, sanırlar. O insanların bağları, olsa olsa yağma kültürünedir. Vahdettin elbetteki soysuz ve haindir. Çünkü onun bağı kendinedir. Atatürk’ün bağı halkınadır, Anatürk’tür o Atatürk’tür. Bu öyle bir bağdır ki bilmeyenler anlayamazlar. Bakarlar yeryüzüne böyle bir aşk göremezler. Bu cahil ve yoz milleti, bir karganın yavrusunu sahiplendiği gibi sahiplenmiştir. Kendi hayatına, oğluna, aşkına, ailesine hiçbir şeye acımamıştır. Yeryüzünde böyle bir feragat yoktur. Bunu gösterecek, ardından Cumhuriyet kuracak bir insan daha olmamıştır olamaz da. Bazı iyilikler o kadar büyüktür ki, karşılığı ancak nankörlükle ödenebilir. Atatürk’ü, kendisine halife diyen bir soysuzla kıyaslayanlar, kendilerini de ancak solucanlarlarla kıyaslamalıdır. Benim için Ecevit çoktan bitmişti. Bırakması gerektiğinde bırakmadığı koltuk, yani `koltuk sevdası`, ülkeye onlarca milyar dolara mal olmuştur. Bunak olmasa ne bu dinci soytarılar iktidar olurdu ne de ekonomik kriz olurdu. O kadar büyük bir eşekliktir ki yaptığı, ülkeyi yönetenlerin böyle bir eşeklik yapmaya hakkı yoktur. Olamaz. Aslında bu o kadar büyük bir yanlıştır ki, `gaflet`tir, `dalalet`tir, hatta üstü örtülü `ihanet`tir. Kendi ihanetinin farkına varmış olacak ki; Vahdettin’i hainlikten kurtararak, hainlere af diliyor. En son getirdiği affı da kimse istememişti. Ben affetmiyorum. Ne seni Ecevit ne de Vahdettini. Bu da eski düşmanları, yeni bunağın ipine tutunan `dinci parti taraftarları`na. Derileri kösele gibi olanlara ki, yüzlerinin kızardığı görünmesin. “`Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir`, adeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. .. Atatürk-1926 Andrew Mango, Atatürk Syf.447 ” Vahdettin; Atatürk’ün aziz hatırasına saldırmak için affı istenen, soysuz bir haindir.

Tüm dünya müslüman olacak! Cumartesi, Haz 17 2006 

müslümanlar arasında tüm dünya müslüman olacak diye bir düşünce hakimdir. ancak bu pek mümkün görünmüyor. asıl yanılgı ise bunun arkasına gizlenmiştir. müslüman kimdir ? şimdiye kadarki tüm sözlerde, özellikle müslümanların hataları söz konusu olduğunda; “müslümanlar islamı bağlamaz” denilmiştir. islam ise her zaman en güzel sözlerle ve verdiği iddia edilen güzel ahlakla anılmıştır. ancak bu güzel anne, sürekli özürlü çocuklar (müslümanlar) doğurmaktadır. bu çocuklardaki özrü göremeyen ya da görmek istemeyenler islama zeval gemesin diye, çocuklarını acımasızca harcamıştır. tabi bunlar aslında savunma refleksinden başka bir şey değildir. müslüman bu bağlamda, islam için kurban edilen insandır. peki, tüm dünyayı müslüman yapacak olan bu özürlü müslümanlar kimdir ? açıkça görülmektedir ki; özellikle tüm dünyada herşeyi ile egemen olan batıya, 1500 yıl geride kalmış arap adetlerini alıştırmak pek mümkün değildir. batı açıkça islamı, çağdışı ilkel bir kabile dini olarak görmektedir. en basitinden nasıl ki; bugün bir zenciyi yolda yakalayıp köle yapmanız mümkün değilse, bu insanların kafasına da türban takamazsınız. gelgelelim islamın tevhid anlayışı, hristiyanların teslis anlayışına bariz bir fark koymaktadır. ancak budizmin nirvanası da islam’ın tevhid anlayışına aynı derinlikte bir fark koymaktadır. zaten budizmin öğretileri ve islamı çorba eden dürzüler ve islami araform olarak bir tasavvuf anlayışı da vardır. “önce düşünce, sonra varlık gelir” diyen budizme darbeyi ise varoluşçu felsefe vurmuştur. ancak varoluşçuluğun felsefe olarak yeri tartışılırken, din olarak vücut bulması ancak avrupai yaşam diyebileceğimiz bir haldir. bu gerçekler üstünedir ki; islam tarihi ve felsefi olarak arenadaki yerini çoktan kaybetmiştir. artık yaşayış olarak insanlığa verebileceği bir şey yoktur. artık felsefi olarak geri bir anlayıştır. tüm dünyaya yayılması ise mümkün değildir. bu arada budizmi iyi bilmeyen cahil halkımıza nirvana tanrı gibi anlatılmıştır. ancak buddha’nın ateistlikle suçlandığı hiç söylenmemiştir. bu durumda ateist bir peygamberin olmayan tanrısı nirvana, sadece bir arayıştır. avrupaya yayılacak yeni bir din olamaz. kutsal kitaplara bakarak hukuk, coğrafya, biyoloji v.s. öğrenme dönemi artık bitmiştir. çünkü bugün artık dinler, eski manaları ile bitmiştir. artık insanlar dinlerini ahlaklarıyla, gelenekleriyle, kültürleriyle bağdaştırırlar. yanlış bile olsa, sadece bir dinin gerekli olduğunu düşünürler. bugünkü mal varlığı ile geçmişte yaşamış bir zengine denk gelen sıradan bir insan, annesini bir seremoni olmadan gömemez. sosyal bir canlı olmanın yarattığı kurumlar, dinin tekelindedir. din işte budur. ancak ritüellerle yaşayan çağdışı, akıldışı, metafiziksel düşünce metaforları silsilesi. bugün herhangi bir toplumun ritüellerinin, tüm dünyaya hakim olacağını düşünmek çok saçmadır.

Patavatsızlık Cumartesi, Haz 17 2006 

Efenim; nerede ne konuşacağını bilmemek, haddini bilmemek, çam devirmek gibi işlevsel zevkleri olan arkadaşlarımızı üzen bir konudur. `Patavasızlığın gizli tarihi`ne baktığımız zaman, en çok patavatsızlığı `soylu saray soytarıları`nın yaptığını görürüz. `Bir kralı bir soytarıdan ayıran şey patavatsızlığıdır`. Soytarı hemen hemen hatasızca işini yaparken, soytarıyı taklit etmeye kalkan bir kral; ancak patavatsızlık edecektir. Efenim bazılarının sandığının aksine patavatsızlık marifet değildir. Marifetlerinden bahseden bir genç kız gibi davranmayınız. Sanılanın aksine insanlar birilerini dinlemek yerine, sıra beklemektedir. Östrojenden başka sermayesi olmayan doğanın en güzel yaratıklarına bakın ne de patavatsızdırlar. Yirmi yıl sonra geriye kalanları toparlatmak için `botilismus toksinli enjektörler`le halvet olacaklar. `Patavatsızlık marifet olsaydı sizler de hamarat olurdunuz`. Günümüz artık, patavatsızlığın düşüşüne sahne olunan asırlar değildir. Artık patavatsızlık bir tohum gibi içimize ekilmektedir. Televizyonda bir saniye görünmek için olmadık şeyler yapanlar en hafifinden patavatsızdırlar. İnsanın haddini bilmesi mi kendini bilmesi mi daha zordur ? Patavatsız olmak için soylu ya da aciz olmaya gerek yoktur. Patavatsız kişi düşüncesiz kişidir. Karşısındakini incitmekten çekinmez. Artık kim çekiniyor ki ? Patavatsız insan patavatsızlığını anlayamayan insandır. Patavatsızlık düşük dozda bir davranış bozukluğudur. Patavatsızlık genelde kendine küçük bir dünya kuranlarda görülür. Kişi o küçük dünyada hem kral hem de soytarıdır. Biraz `varoluşçu` bakarsak, kişi kendisini inşa ederken diğer insanlardan uzaklaşır ve diğer insanları hor görmeye başlar. Efendim patavatsızlık aslında dinlemeyen insanın hastalığıdır. Biraz özen göstererek ve sabrederek kolayca çözülür.

Allah Cumartesi, Haz 17 2006 

Arap mitolojisindeki form değiştirmiş ay tanrısıdır. Arabistanda en bilindik iki tanri vardi. Birisi disi guneş tanrisi, digeri ise erkek ay tanrisi. Anlatildigina gore bu iki tanri evlenmis ve uc tanri cocuk olmustur. Bunlara Allah’in kizlari denilmis, isimleri ise Al lat, Al uzza ve Manat’dir. İslam’ın sembolu ay da buradan gelir. kuran’dan yaşar nuri çevirisi. 53 (en-necm) yıldız suresi. 19-Gördünüz mü Uzza’yı, Lât’ı. 20- Ve ötekini, üçüncüsü olan Menât’ı. 21- Erkek size, dişi Allah’a mı? 22- İşte bu, insafsız bir bölüştürme. 23- Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Onlar hakkında Allah bir kanıt indirmemiştir. Onlar, sadece sanıya, bir de nefislerin hoşlandığı şeylere uyuyorlar. Yemin olsun, onlara hidayet Rablerinden gelmiştir. mitolojinin ayrıntıları için bakınız. http://en.wikipedia.org/wiki/Allah

Sonraki Sayfa »